Etohum.tv

Sponsorlar

nokia.com reklamz.com yemeksepeti.com sahibinden.com sporx.com bilyoner.com marjinal.com.tr mynet.com markafoni.com pozitron.com sadecehosting.com nokta.com mackolik.com Gelirortaklari rixos.com EBAN Pozitiftv kthcongress.com kurumsalhaberler sendloop.com

Arama






Ziya Boyacıgiller – Airties 30 Aralık 2010

Önce Bahçeşehir Üniversitesi’ne bize bu güzel salonu sağladığı için teşekkür ederim.Burak’a daveti için teşekkür ederim.Size de beni dinlemek istediğiniz için teşkkür ediyorum.
Ben genel olarak burda ne konuşayım diye düşündüm.Hatta akıl danıştım birkaç arkadaşıma.
Herhalde hepinizin önem verdiği şey girişimci olarak başarılı olmanız.Konu olarak kendime bunu seçtim: ”Girişimci olarak başarıya giden yol neyden geçiyor?”
Başlamadan önce bir soru soracağım sizlere, buna yanıt olarak elerinizi kaldırın lütfen.Bu salonda olan kişilerden,kimler girişimci olarak kendilerini başarılı hissediyor?Yani çok kar eden ve büyümekte olan bir iş kurmuş olan kimler var burada?
Gördüğünüz gibi çoğunuz kendinizi başarılı olarak hissetmiyorsunuz.Amacım zaten sizin gibi olanlara yardımcı olabilmek.O zaman doğru bir kitleye konuşuyor olacağım.
Benim başarılarıma bakacak olursak,Burak kısaca bahsetti.Ben Boğaziçi Üniversitesi mezunuyum.74 senesinde oradan mezun oldum.Sonra Amerika’ya gittim,UCLA’de master yaptım.Elektronik konusunda;bilhassa mikro elektronik ve bilgisayar konusunda.Ve 30 seneye yakın bir zaman silikon vadisinde çalıştım.Ondan sonra genellikle girişimci şirketlerde,önce 7 senelik bir şirket deneyimim var.30 milyon dolara girdiğim şirketi 300’e büyüttük.General elektrik satın aldı daha sonra bu şirketi.Ordan çıktık yeni bir şirket kurduk maksim diye.Ben ilk 20 ortağın arasındayım.Ve bu takım olarak başlattığımız işi 83 senesinde başlayıp,2000 senesine kadar,benim ayrıldığım yıla kadar,1 milyon dolar seviyesine çıkarttık.Ve şirket değeri olarak 10 milyar doların üzerinde oldu bu şirketin değeri.Şuanda da 2 milyar dolarlık bir satışı var bu şirketin.
2003 senesinde,30 seneden sonra Türkiye’ye döndüm.Türkiye’ye döndüğüm zaman da bana arkadaşlar,öyle işleri Amerika’da yapmak kolay kolaysa Türkiye’de gel yap derlerdi.Ben de bunu kendime bir hedef olarak edindim.Elime bir fırsat geçti,Amerika’dan tanıdığım arkadaşlar bir iş başlatmak istiyorlardı.Onlarla birlikle el ele vverdik bir şirket başlattık.Bu şirket “Airties” oldu.
“Airties”ı buradakilerin çoğu tanıyordur.Hatta kullanıyordur diye tahmin ediyorum.Şuanda Airties’ın Türkiye’de %60 ın üzerinde bir Pazar payı var.Ve dışarıya da açılmış durumdayız.Hindistan,Rusya,Yunanistan da dahil olmak üzere bir çok ülkeye ya internet aracısı modem ya da şuanda IPTP denen yeni bir teknoloji yi getirmiş vaziyetteyiz.
Bunlar benim başarılarım.Genellikle insanlar başarılara bakıyorlar.Sanıyorlar ki başarısızlık olmadan başarıya ulaşmak mümkün.Değil.Benim bir sürü de başarısızlığım,başarısız öykülerim var.Hatta ilk başladığımız proje;”boğaziçi Üniversitesi”nin spor salonuna bir skor board yapmaya kalktık,zamanında bitiremedik yarıda bıraktık.Bizden sonraki iki-üç …. üstüne çalıştı.Sonunda galiba asılmış salona,ben hiç görmedim.Ve en büyük başarısızlığımız oydu mesela ama ilk işimiz de aynı zamanda oydu.
Ardından Amerika’da bir iş kurmak istedik,iş yapmayı öğrenmek açısından.Ufak bir iş başlattık,telsiz teknolojisi kullanaraktan bilgisayarınızdaki bir çok şeyi kontrol edebileceğiniz kartlar ürettik.Onları Obis’lere sattık.Ondan da fazla bir para kazanmadık.Yani insanın ilk başlattığı işin o kadar da başarılı bir iş olması şart değil diye anlatıyorum bunu.Arkadan bir başka iş kurduk,yazılım işi.

O zaman kişisel bilgisayarlar ilk defa çıkıyordu dünyada.83 senesinden önce bu 80 senelerinde.”CPM” diye bir işletim sistemi vardı.Onunla çalışıyordu bunlar.Ardından “Apple” çıktı,ardından “IBM” çıktı.Biz 5-6 sene mühendislerin devrelerini deneyebilecekleri yazılımlar ürettik.onları sattık.Dünya’da ilk defa yaptığımız bir işti.Japonya’da Avrupa’da satıldı bunlar.O iştende çok para kazanmadık.O işten de cebimize birazcık para girdi o kadar.Fakat anlatmak istediğim bu.Bu iş böyle oluyor.Sonradan başlattığımız iş “Maksim” i 83 senesinde başlattık.88 senesinde 30 milyon dolar satışı varken halka açıldı.93 senesine kadar,yani bir on sene,aşağı yukarı fazla büyümedi şirket.100-200 milyon dolara ulaştık.Sonra birden bire patladı.Milyar dolarlar seviyesinde satışlara ulaştık.
Bunları neden anlatıyorum?İnsanlar başarılı girişimcilere bakıyorlar.Sanıyorlar ki ilk girişimlerinde başarılı olacaklar.Öyle birşey yok bir kere.Onu anlatmak istiyorum.
Bu birazcık şuna benziyor:başarılı bir girişimciye sormuşlar,”başarınızı neye borçlusunuz” diye.”Ben neyin işleyeceğini,neyin işlemeyeceğini biliyorum.Onun için ben başarılı bir girişimciyim”demiş.Soruyu soran düşünmüş demiş ki:”sen nereden biliyorsun neyin başarılı olup,neyin başarılı olmayacağını?”Demiş ki “ben çok başarısız oldum ordan biliyorum.”
Bu çok doğru bir hikaye.Bir de tabii yanıltıcı örnekler önümüze çıkıyor.Bunlardan en güçlüsü bugün 22-23 yaşında Dünya’nın en zengin adamı haline gelen Mark Zuckerberg,Facebook’u başlatan adam.
Ben Sabancı Üniversitesi’nde aynı zamanda MBA’lere ders veriyorum,Burak gibi.Bu derslerden bir tanesinde öğrencilerden biri ,”hocam biz derse gidip geliyoruz ama bütün bunları yapmak lazım mı?Baksana Facebook’u kuran çocuk 22 yaşında,bunlardan hiç birini yapmamıştır herhalde.” dedi.Doğru ama bu bir milli piyango gibi.Birtane örnek herkesi şaşırtıyor.Ki, Mark Zuckerberg’in de hikayesini daha sonra araştırdım,tam olarak öyle yapmış değil.Bunun için şimdi burda bir bakalım başarılı olmak için ne gerekiyor?Burda bir kitaptan size bahsedeceğim.Kitabın ismi,herhalde okuyanınız vardır,Türkçe’si ”Tüfek,Mikrop ve Çelik”.”Guns,germ and steel” İngilizce’si.Burda “Yalı” diye bir Yenizelandalı ile konuşur kitabın yazarı.Yenizelanda’lının sorusu adamın aklına takılır.Soru şudur:”Niye İspanyollar veya avrupalılar gelip bizim ülkemizi ele geçirmişler,koloni haline getirmişler?Niye biz gidip onu yapamamışız?”Oradan yola çıkaraktan araştırmaya başlar bu kitabın yazarı.Jared Diamond.Çok müthiş bir kitap.Bu kitapta anlattığı hikayelerden bir tanesi bence çok önemli.

İspanyollar o zamanlar Güney Amerika’ya geldikleri zaman,Azteklerin büyük orduları var.20bin civarında adamın olduğu orduları var.Bunları gleip 100-200 kişilik bir güçle ele geçiriyorlar.Ve sonra neredeyse adamları ortadan kaldırıyorlar.Güney Amerika halkı bunlar.Burada işin ilginç tarafı böyle bir sürü Güney Amerika halkı var.Aynı İspanyollar veyahut başka gemilerde olan adamlar gidiyorlar onları da aynı şekilde ele geçiriyorlar. Bunu nasıl yapıyorlar?Kaptanın defteri diye bir teknik var.Kaptan olanları yazıyor bu defterine,İspanya’ya döndüğü zaman da herkesle paylaşıyor bunları.Böylelikle İspanyollar kısa zamanda öğreniyorlar;bu adamlarla nasıl başedecekler.
Mesela at görmemiş o zaman Güney Amerika’lılar,tüfek görmemişler,süpriz saldırı nedir pek bilmiyorlar.Kralı ele geçirdiğin zaman bütün ordu, onu Tanrı olarak kabul ettiği için ,silahlarını bırakıyor gibi şeyler.Bunu öğrenince İspanyollar karşılarına kim gelirse gelsin aynı teknikleri uyguluyorlar.Aynı sonuçları alıyorlar.Başarılı oluyorlar.Bunun önemi şu;ben de bugün sizlere benim başarıyı kovalamak adına öğrendiklerimi anlatacağım.Bu öğrenilebilen birşey.Yani siz de kaptanın defteri gibi Ziya’nın defterinden hareket ederseniz,bence başarıya bir adım daha yanaşacaksınız.
Şimdi birkaç konu anlatacağım sizlere,bunlardan bir tanesi,”girişimcilik yapmadan öğrenilemez”.Birinci konu bu.
İkinci konu;plan A’mız genelde başarılı olmaz.    Plan A’yla yola çıkıyorsunuz genelde onla başarılı olamazsınız.
Üçüncü konu:İş planını yazmadan işinizi planlayın.
Dördüncü konu da:para bulmak girişimcinin ateşle sınavıdır.Bunları size anlatmak istiyorum çünkü bunlar bence en önemli olan konular başarıya giden yolda.

İlkinden başlayalım,girişimcilik yapmadan öğrenilmez diyorum.Bir psikolog var  Csikszentmihalyi Mihaly ,”flow” diye bir kitabı var.”Akış” Türkçe’si.Bu terimi de o yaratıyor.Psikoloji profesörü,Kolombiya’nın da psikoloji bölümünün başında olan bir adam.Bu kitabında yaptığı araştırma şu:İnsanların ne zaman mutlu olduklarını,ne hissettiklerini araştırıyor.Her birine bir tane wieper veriyor.Eski telefonlar çıkmadan önceki bir alet.
Bu wieper  gelişi güzel zamanlarda çalıyor.Wieper olan kişi duruyor ve o anda ne yaptığını ve ne hissettiğini yazıyor.Bunları topluyor Mihaly sonunda ilginç birşey çıkıyor ortaya:
İnsanların büyük bir kısmı günde 3 kere mutlu hissediyor kendini.Ne zaman dersiniz bu?Yemek yerken,yani insanların büyük bir çoğunluğu yemek yemek için yaşıyor bundan mutluluk alıyor.Fakat bu araştırmanın aslında en güzel tarafı,ben bunu biraz geç öğrendim,keşke biraz daha erken öğrenseydim diyorum hayatta.Buradaki buluğu şey,insanların bir takım yetenekleri var.Yetenek diyelim ki 0’dan en yüksek birşeye kadar artan bir dağılımı var.Ve de dikey bir düzlemde de hedef var.Eğer siz bir iş yapacağınız zaman hedefinizi seçerken ,o hedefi çok yüksek seçerseniz,yeteneğinizin çok üstünde seçerseniz ne hissedersiniz?Sıkıntı hissedersiniz değil mi?Endişe hissedersiniz,zorluk çıkar karşınıza.

Öte yandan da eğer yeteneğiniz yüksekse,hedefi çok düşük seçiyorsanız,örnek vereyim:çok iyi satranç oynuyorsunuz,çok iyi bilmeyen küçük bir çocukla satranç oynamaya başladınız.Başında belki hoşunuza gitti ama oyunu oynamaya devam edince ne hissedersiniz?Sıkılırsınız,yapmak istemezsiniz.Bu ikisinin arasında tatlı bir nokta var.Eğer yeteneğinize uygun bir iş seçerseniz,sizi birazcık kamçılayacak,zorlayacak bir iş seçerseniz en büyük zevki oradan alıyorsunuz.Eğer çok zorsa sıkılıyor insan,iş çok kolaysa da sıkılıyor.Ama o aradaki banddaysanız kendinizi unutuyorsunuz.Yani  mesela müzikle,resimle,dansla uğraşan insanlar varsa içinizde bunlar bilir.O noktada zamanı unutur insan.Ne yaptığını,nerede olduğunu unutur ve tamamen mutlu bir akıl durumunun içinde olur.İşte buraya “flow” diyor Mihaly.
Girişimciliğe buradan nasıl bağlanacağım?Girişimcilik de bu flow’da olduğu gibi,bir bakıma ayağınızı yorganınıza göre uzatıyorsunuz.Yani yapacağınız bir işle başlamanız gerekiyor.Çünkü,öğrencilere soruyorum mesela:”sizi girişimcilikten alıkoyan nedir?” diye.Çoğu “cesaret” diyor.”Ben cesaret edemiyorum iş yapamaya”.Peki diyorum.”Simit satsan? Cesaretin olur mu bunu yapmaya?”Sonuç olarak bu da bir girişim.”Evet” diyor. Düşünüyor ondan sonra diyor ki “gideriz fırından simidi alırız,simitin zaten fiyatı belli 75 kuruş,bir tane tezgah edinirim bir şekile filan yani hepsini  düşünüp yoluna koyabiliyor.Kaç tane simit alacak,kaç tane simit satacak,ne kadar kar,ne kadar zarar edecek ysni bir günde öğrenemezse iki günde öğrenebileceği bir iş tabi.

Kaybedeceği para da çok değil,değil mi?Simit satmak için herkes cesaretli oluyor.Peki diyorum  “IPTV işi kurmaya cesaretin olur mu?”,”Yok”.Bütün mesele bu. Mihaly’nin gösterdiği de bu.İşinizi kurarken kendinize,kendi yeteneklerinize uygun ,yapabileceğiniz bir iş seçerseniz,  sıkılmazsınız.Zevk alırsınız,yaparsınız.İnsanın zaten  zevk aldığı işi yapması lazım bunu en güzel konfüçyüs söylemiş,”insan sevdiği birşeyi yaparsa,hayatında bir gün bile çalışmaz.”Onun için amaç bu.Amaç zevk aldığınız işi yapmak,sevdiğiniz bir işi seçmek ve başarabileceğiniz bir işi seçmek.Yani kendinizi fazla sıkıntıya sokmamak.
Benim ilk işlerim de böyle,genelde bir kısmında başarısız olduk ama öbürkülerde ne para kazandım,ne kaybettim ama çok şey öğrendim.Onun için birincisi girişimciliği yapmak lazım.Yani basitten başlayın ,girin yapmaya başlayın. Girişimcilik bir kask gibi kullandıkça gelişiyor insan.
İkinci noktaya geçelim,”Planlanan genellikle başarılı olmaz.”Cesaret meselesi de oradan geliyor.Bakıyorsunuz etrafınıza başarısız olmuş bir sürü girişimci var.Ortaya çıkmışlar başarısız olmuşlar.Genellikle de beklenti yanlış.Beklenti şu ki,bir iş planı yapıcam.Ortaya çıkıcam para bulucam veyahutta o işi yapmaya çalışıcam ve başarılı olucam.
Kleiner Perkins diye bir girişimci,risk sermaya şirketi var veya girişimci sermaye şirketi.2008 de girişimcilerle bir toplantı yapmış ve “kim plan b ve ötesi iş planını terk etti?” demiş.Yani A planından bahsetmiyor.B planı  terk eden ve ondan sonra gelen C,D planlarını terketti diye sormuş.Salondaki girişimcilerin üçte ikisi elini kaldırmış.Yani büyük bir miktarı A planıyla değil,B planıyla değil sonraki planları da terk etmişler ama devam  etmişler.Bir soru daha sormuş:”kaç kişi işini üçten daha fazla kez baştan başlatmak zorunda kaldı?”,aşağı yukarı hepsi elini kaldırmış.Yani üç kereden fazla işini başlatanlar.
Mesela Max Levchin diye bir adam var,kimse biliyor mu Max Levchin kimdir?Bilen var.Bu adam el bilgisayarları(palm) çıktığı zaman,şifreleme işini biliyor.Ve diyor ki insanlar bu palm’larla birbirlerine bilgi yollayacaklar.Belki para yollayacaklar belki  özel birşeyler yollayacaklar,ben onun için bir şifreleme sistemi geliştireyim,bu palmlara uygulansın.A planı bu.Bunula yola çıkıyor fakat devamlı başarısız oluyor.Yani kimse ilgilenmiyor,lpanı değiştiriyor ilgilenmiyor.

Bu arada insanları ikna etmek için bir demo yazıyor,gayet kötü gürünümlü birşey.İnternete koyuyor.İnternette insanlar birden bire bunu bulup gelmeye başlıyorlar.Diyorlar ki senin bu yazdığını biz kullanabilir miyiz?Satın alabilir miyiz?Sitemize,ürünümüzün içine koyabilir miyiz falan filan..Yapmak istediği iş bu değil,palmlara takmış aklını.Yok diyor ben satmayacağım,yapmayacağım vermem etmem..Uzun bir süre geçtikten sonra birden ikna oluyor.Birden aklına geliyor ki gözünün önünde fırsat var,görmüyorsun.Ondan sonra başlıyor bu işe girmeye.Ve bu palm’la yola çıkan kişi “paypal” i kuruyor.Paypal’in kurucusu oluyor ve e-bay’ e 1 buçuk milyon dolara satıyor bu işi.Yani gördüğünüz gibi A planı işlemiyor,B planı da işlemiyor…gide gide D de belki G de işletiyor işi ve tek örnek de değil bu.

Mark Zuckerberg’den bahsettik,facebook,araştırırsanız göreceksiniz.Bu çocuk ünicersiteye giderken,daha öğrenci,devamlı birşeyler yazıyor internete koyuyor bakıyor tuttu mu tutmadı mı diye.hiç biri tutmuyor.Sonra bakıyor ki insanlar,öğrenciler daha çok yıllıklara bakıp,bilhassa okula yeni girmiş öğrencilerden hangisi daha güzel hangisi daha yakışıklı ,birbirlerine arkadaş seçme ve biraz da dedikodu amacıyla  bu işi yapıyorlar.Diyor ki bunu koyayım internete.Oturuyor bir haftada birşey yazıyor.Yıllıkları tarıyorlar,resimleri koyuyorlar.Harvard’da başlıyordu galiba hatırladığım kadarıyla.

Birden bire internet sitesine bi haftada 4bin kişi giriyor.Sonra gerisi hikaye zaten biliyorsunuz.Üniversitelere atlıyorlar,geliştiriyorlar falan filan..Mark Zuckerberg ilk seferde A’da başarılı oldu mu? Bizim bildiğimiz oldu.Bizim bilmediğimiz tarafı var bir sürü şey denemiş adam.Notları gayet kötüymüş üstelik onu duydum.Neredeyse sınıf geçemeyecek derecede notları varmış.Ama tabi başarılı olduktan sonra önemli değil.
Plan A’da genelde başarılı olamıyorsunuz çünkü bir takım şeyleri bilmiyorsunuz.İkincisi,daha da önemlisi,neyi bilmediğinizi bilmiyorsunuz.Yani size neyi bilmediğinizi müşteri söylüyor.Müşteriyi dinliyorsunuz,ancak o zaman karar veriyorsunuz,plan A’m işlemeyecek benim bunu değiştirmem lazım.Bu çok önemli .Ve bunu bir süreç olarak disipli olarak yapmanız gerekiyor başarıya ulaşmak için.Yani benim başarılı olmam için gerekli olan nelerdir diye düşünürseniz,ve onların denenmemiş ve hakikat olduğundan emin değilseniz  denemeniz lazım.Aynı Bilimsel süreci kullanmak gibi.Hipotez geliştireceksiniz,o hipotezi geliştirmek için bir takım sınav,testler uygulayacaksınız.Sonuçlara bakacaksınız.Sonra ne oluyor?Ya sizi teyid ediyor sizin fikriniz işler diye.Ama bunu sayılara dökmeniz lazım.İki artı iki gibi görmeniz lazım dört olduğunu.
Veyahutta ortaya çıkıyor ki işlemeyecek.Yani sizin bir takım varsaydığınız şeyler işlemeyecek.O zaman onları bir kenara bırakıp diyeceksiniz ki,benim A planımda bunlar vardı ama bakıyorum ki A planım işlemeyecek,kanıtlar onu gösteriyor.Onun için B planı,C planına odaklanmanız lazım.
Bunu yapmanızın nedeni kaynaklarınız az,yani siz tek başınıza veya iki kişi yapıyorsanız,paranız yok zamanınız yok yeterince.Onun için hem A hem B planını hem C planını aynı zamanda  yapamıyorsunuz.Bir kere bilmediklerinizi bilmiyorsunuz,ikincisi de vaktiniz yok.ancak bir tane plan yapıp,en iyi planınıza odaklanıp,onun çalışıp çalışmadığını ispat etmeniz gerekiyor kendi kendinize.
Üçüncü nokta,”iş planını yazmadan işi planlayın” diyorum.Genellikle insanlar sanıyorlar ki iş planlanırken oturup iş planı yazılmaya başlanır.Sayfalarca plan yazılıyor ondan sonra.Ben de yaptım  bunu.İlk işimi kurmadan önce oturup iş planı yazdım.Sonunda ne oluyor o iş planı atılıyor.Yani yazdığınız anda zaten geçersiz bir duruma geliyor.Onun için bence iş planı yazmak değil.

Önemli olan  işi planlamak.Yani iş planı yazmak değil işi planlamak.Peki ne gerekiyor bunu yapmak için?Bir kere en önemlisi geriye çekilip geniş açıdan olaya bakmanız gerekiyor.Pazar çekici mi diye.Eğer çekici olmayan bir pazara giriyorsanız,bu işi belki başlatırsınız ama ilerde ne bu işi yapacak bir yatırımcı bulabilirsiniz,ne de siz bu işi yapmak istersiniz,dolayısıyla vizyon büyük mü onu öğrenmemiz lazım.
Sonra dar açıdan bakmanız gerekiyor.Benim müşterim kim?Hedef  Pazar kim,müşteriye ne fayda sağlayacağım bunu bilmeniz gerekiyor.Bu çok önemli.Sonra yine geniş açıdan endüstriye bakmanız gerekiyor.Yani pazarla endüstri aynı şey değil.Pazar:müşteri,endüstri:müşteriye o malı sağlayan.Onun için endüstriye bakmanız gerekiyor.Michael Porter’ın analizi var.Çoğunuz biiliyorsunuzdur belki,bu swot analizinin çok ötesinde birşey.Swot çok ayağa düştü bence.Daha derin bir takım şeyler yapmanız gerekiyor.Onun için Michael Porter’ı bilmiyorsanız beş güçler,”five forces” diye bilinen birşey.

Onu öğrenin,onu kullanın,endüstriye bakın.Dar açıdan bakmanız gerekiyor ki rekabet gücünü sürdürebilir misiniz bu endüstrinin içinde,bir kirpi stratejisi uygulayabilir misiniz?Yani başkalarının o işe girmesini önleyebilir misiniz?Onu sürdürebilir misiniz.Hani kirpinin dikenleri  herkesi dışarda tutuyor ya,sizin de işinizde kirpi gibi bir takım dikenler olması lazım.bunu yapmanın da en güzel yolu bilgiye dayanan işlerle uğraşmanız.Bilgi çıkartan,bilgi üreten,bilgi saklayan işler olmak zorunda.Çünkü niye bilgi insanın kafasında ,çalmak mümkün değil.Bugün niye bir tane daha Microsoft çıkamıyor,niye bir tane daha ORACLE çıkamıyor?Bu yüzden.Çünkü yüzlerce binlerce çalışanları var kafasında bilgi olup çalışan,başkası ne bulabiliyor o bilgiyi ne de çalabiliyor o bilgiyi..Siz de bulamıyorsunuz o tip insanları. Onun için bunlar çok önemli.
Daha ilerleyelim,takım çok önemli.Takım denince kim olduğunuz önemli yani  motivasyonunuz ne yapmak istediğiniz ne bildiğiniz.Kimi tanıyorsunuz çok önemli.Ne biliyorsunuz onlar çok önemli.Niye bunlar çok önemli çünkü icraat çok önemli bir parçası girişimciliğin.Yani siz sanıyorsunuz ki girişimci olmak için iyi bir fikir olması lazım.İyi bir fikir yarısı,öbür yarısı icraat.Yani yapacağım dediğiniz,yola çıktığınız bir işi yapabilmek.Büyük eksiklik genellikle bu oluyor.Türkiye’de bilhassa al-sat ekonomisinden çıkıldığı için yola,yetişmiş eleman yok bu konuda dışarda olduğu gibi.Bunları öğrenmek zorundasınız,yavaştan başlayıp ufak ufak ilerlerseniz bunları öğrenebilirsiniz.Veyahut bunu bilen insanları takımınıza almanız gerekiyor.
Son olarak iş modeliniz çok önemli.para akacak mı işe yoksa işi döndürdüğünüz zaman yine de zorluk çekecek misiniz?Bunun için bir gelir olması lazım.Yüksek bir gelir yani satacağınız birşey.Bunu karla satabilmeniz lazım.Yani maaliyetlerinizin yüksek olmaması lazım.Faaliyet kar oranınızın işi destekleyecek düzeyde olması lazım  ki para kalsın geriye işten.
Nakit akışı en önemli şey iş için.Yani nakit akışınızın olabilmesi lazım.Bunları yapmanız lazım çok iş bu.Yani Einstein’ın dediği gibi “yaratıcılık %99 terdir” demiş mesela.Ona göre terlemeniz gerekiyor bu işi yaparken.Ama şunu söyleyeyim,ümit bir strateji değil.İnsanlar ümitle yola çıkıyorlar,diyorlar ki “ ben inanıyorum ki başarılı olacağım”.O bir strateji değil.Strateji  hakikaten bu dediğim şeyleri yapmaktan geçiyor.
Son konuya gelelim.Bir sürü girişimciye “niye işe başlamıyorsun?” dediğim zaman  ,denilenlerden biri cesaretti.Öbür sebep ne oluyor?size sorayım sizler  niye başlayamıyorsunuz  işinize?Sermaye,para değil mi?Yani bir kısmınız dile getirdi bunu ama eminim ki çoğunuzun aklından da aynı şey geçiyor.Çünkü sizin bahaneniz bir bakıma “param yok”.Ben bunu açık açık söyleyeyim size bahane.Param yok diyorsanız bahane!Çünkü iyi bir iş planınız varsa,riski azalmış bir iş planınız varsa parası olan bir sürü insan var.Şöyle sorayım size bu soruyu,Siz bana bir lira vereceksiniz ben size iki lira vereceğim şuanda.

Kim sıraya girmek ister almak için iki liraları?Herkes değil mi?Yani bana güveniyorsanız,bir elime bir lira vereceksiniz ben öbür cebimden çıkarıp size iki lira vereceğim.Herkes yapmak ister.Ama bana güvenmiyorsanız kim yapmak ister bunu?Aşağı yukarı kimse değil mi?Bir lirayı vereceksiniz ben diyeceğim ki size bir hafta sonra vereceğim .Biraz daha zorlaştırayım işi.Bugün bir lira vereceksiniz bir hafta sonra iki lira vereceğim size.Eğer bana güveniyorsanız onu da yaparsınız ama güvenmiyorsanız yapmazsınız.Para istemek bunun gibi girişimci için.Eğer güven sağlayabildiyseniz karşınızdaki kişiye,kişiliğinizle,planınızla,takımınızla,düşüncenizle o zaman herkes size para vermeye razı.Eğer alamıyorsanız o parayı kabahat sizde.Başkasında kabahat aramayın.
Girişimci ve yatırımcı ilişkisi aslında çok yararlı olabilecek bir ilişki.Genellikle rastlıyorum bir takım girişimcilere sermaye aramak için bir takım insanlara gitmişler,sonunda kızmışlar.Diyorlar ki “ne biçim girişim sermayesi şirketi bu?Rsik almak istemiyorlar” söyledikleirnden bir tanesi bu.Öbürü de diyor ki “ya adamın o kadar parası var bana vermiyor”.Genellikle olan olay şu oluyor, şanslıysanız ve işinizi doğru yaptıysanız genellikle bir girişimciye  para verebilecek biri karşınıza çıkıyor.Aileniz de olabiliyor bu,ailenizin de size güvenip para verdiği olabiliyor.Fakat parayı verebilecek adam da bir takım sorular soruyor.Eğer şanslıysanız karşınıza zor sorular soran ve lafını esirgemeyen bir yatırımcı çıkar.Çünkü size en çok yardım edecek olan o.Katolik kilisesi aziz seçme sorununda ki sorun şu bütün kiliselerde bir aziz olsun diyorlar.Kilisenin de bunlardan bir kısmını seçmesi,bir kısmına hayır demesi lazım.Bir yol arıyorlar sonunda buldukları yol şu oluyor;birini şeytanın avukatı tayin ediyorlar.

Şeytanın avukatının işi o insanın aziz olmaması için olan senetleri savunmak. Yani bir bakıma savcıyla avukatın şuanda yaptığı iş gibi.Girişimci burada fikri destekleyen satmaya çalışan insan.Bunun karşısında bir tane şeytanın avukatı gerekiyor ki şanslıysanız eğer yatırımcının o olması lazım.Ben mesela eskiden hata yapıyordum:yardım ettiğim işlere sonradan yatırım yapıyordum.Fakat nedense onlar başarılı olmuyorlar.Girişim sermayesi şirketleri de bu hatayı yapıyorlar.Andflorence Recidence diye birini içeri alıyorlar.Ona yardım ediyorlar plan yazdırıyorlar falan filan sonra ayağa kalkmıyor o şirketler bir yere gitmiyor.Buradaki sorun şu eğer siz birşeyi destekliyorsanız onun zayıf taraflarını görmüyorsunuz ,gözünüze çarpmıyor.Onu birisinin göstermesi gözünüze sokması gerekiyor.Onun için ben iki işi de yapamıyorum.Yani  hem bir fikri destekleyip,hem de ona karşı olamıyorum.Onu  için ben karar verdim,yardım edersem size para vermiyorum.Para verirsem yardım etmiyorum.
Burada para bulmak konusunda bir başka konu “ateşle sınav” dedim.Para bulursanız başardınız demek değil.Size para vermeyen durumu daha iyi biliyor olabilir.Daha isabetli olabilir.Çünkü para vermeyen insanın size para vermemek için önemli bir sebebi var.Para veren insan o önemli sebebi bilmediği için veriyor olabilir.Onun için parayı aldım bundan sonra önüm açık diye yola çıkmamanız gerek.Bu hatayı da yaptım ben,Amerika’da yaptım.Bir iki arkadaşa para verdim.Tamam dediler oldu bu iş Ziya bize para veriyorsa olur bu iş.Ondan sonra yürümedi işler.Ve de işlerinizin her adımda yürümeyeceğini düşünerek hareket etmeniz gerekiyor.Çünkü yürümüyor işler.
Ve de risk sermayesi değil girişim sermayesi diyorum dikkat ettiyseniz.Çünkü aslında para veren insanlar risk almayı sevmiyorlar.Yani risk sermayesi onun için kötü bir laf.Çünkü adamların amacı risk almak değil.Risksiz işlere girmek istiyorlar,risksiz işleri seçip giriyorlar ona rağmen belki on’da biri belki 20’de biri başarılı oluyor o risksiz işlerin.Risksiz işi de nasıl ayırıyor girişim sermayesi?Gelir getirmeye başlamış,iş modeli işlemeye başlamış işlere yatırım yapıyorlar ki,ondan da ötesi olmaz tabi riski azaltmak için.
Ve son konu bu konu da:”en az parayla başlayın”.En az risk yatırımcıya en az para koyulan işler oluyor.Sizin için en az para en iyisi çünklü şirkete işin en az kısmını veriyorsunuz.Risk azaldıkça daha azını veriyorsunuz.Onun için adım adım gidin.Siste araba kullanmak gibi bu.Önünüzü görebildiğiniz kadar hızlı gidiyorsunuz siste değil mi?Gaza basıp ilerlemiyorsunuz yani,önünüzü görmeden.Onun iiçin önünüzü görebildiğiniz kadar planlayın işi,o kadar para alın eğer onu başarırsanız o sizi daha büyük paraya götürecektir.
Toplarsak söylediklerimi;

-Girişimcilik denemeleri yapmaya hemen başlayın,en azından kağıt üzerinde diyorum.Hani yapmadan öğrenilmiyor ya girişimcilik,onun için kağıt üzerinde deneyin.Yani bir konu alın birşey seçin başlayın incelemeye.
-Az riskle başarabileceğinize emin olduğunuz bir iş bulun.Yani deneyin işletin,yapabileceğinizden büyük işlere kalkışmayın.Yapabileceğinizden büyük işlere.Öğrenmek için yapın yaptığınız ilk işleri.
-Sırığı zamanla yükseltin.Çaba gereksin ki öğrenin çünkü,hata yapmazsanız öğrenemezsiniz.Başarısız olmadan öğrenemezsiniz onu biliyorsunuz.Ama ufak hatalar yapacağınız kadar sırığı yükseltin.
-İş planını yazmadan,az parayla bildiklerinizi bulmaya çalışın.Onları da ondan sonra deneyin,sınayın,test edin.Bilmediklerinizi ortadan kaldırmak için.Bilinir hale getirmek için.
-Önemli bir konu:hayvanat bahçesine değil ormana gidin.Öyle ikinci elden bilgilerle falan iş kurmaya kalkmayın.Kendiniz gözlemleyin,antropolog gibi sosyolog gibi olun.Gidin görün,insanlarla konuşun.Ve de insanlarla konuştuğunuzda bilin ki söylediklerine inanmamanız lazım.Yaptıklarına inanabilirsiniz.Bu çok önemli birşey.
-İki ayrı kaynaktan onay almaya çalışın.Önemli birşey sizin için.Ve de sayı kullanın.Çünkü 2 + 2 dörttür.Ve sağlaması yapılabilir.İnsanlara gösterdiğiniz zaman,ilerde yatırımcılara ;bak ben denedim sonuç bu çıktı,herkes 2 + 2  yi aynı şekilde görür.
-Üçüncü nokta acele etmeyin.Pazar kaçıyordu,başkası çıkıp bunu yapacaktı falan bunlar palavra.Çünkü hakikaten doğru dürüst bir iş kuracaksanız öyle kaçacak işlere girmemeniz lazım.Veyahut başka birşey var;benim fikrimi çalarlar.O kadar kolay çalınacak bir fikirse fikrin,o kadar da iyi bir fikir değildir zaten bana anlatma.
-Ev ödevinizi yapın,herkesten çok bilmeyi hedefleyin.Çünkü karşınızdaki sorguladığı zaman sizi,iki üç soru derinliğe indiği zaman,hala  daha cevap veriyorsanız  o sizin bu işi bildiğinizden emin olacaktır.Hani inandırmaktan bahsettim ya başında ,inandırıcı olmanız lazım.Ve de Jeam Calins diye bir adam var ,bir kitabı var.Orada diyor ki “ilk değil iyi kazanır”.İyi olmak önemli.Bakın etrafınıza bir sürü ilk olan şirket var,onlar şuanda ayakta olanlar değil.O işi daha iyi yapanlar ayakta.
-Ve de sis perdesinin arkasını görmeye çalışın.Yani o araştırmalarınızla bilmediklerinizin ötesine bakmaya çalışın.
-Dördüncü söylediğim “eğer yatırımcı bulamıyorsanız sizin bir sorununuz vardır.Öğrenmeye devam edin.”Pazar vermek istemiyorsa bir sebebi var.Onu öğrenmeye devam edin onu ortadan kaldırın.
İlk girişiminiz iş planınızı satabilmektir.Yani para bulmaktır.Bunu yapamıyorsanız zaten işi de yapamayacaksınız muhtemelen.”Eğer yaptığınız köpek mamasını köpekler yemiyorsa,sizin ne yaptığınız önemli değil.Sebebini bulun düzeltin.”Bu ingilizcede çok kullanılan bir tabir.”dogs don’t eat your dog food” derler.Çok doğru birşey.Benim ürünüm en iyisi bunu herkes alır.Benim test etmeye,sınamaya pek ehemmiyetim yok,genellikle mühendisler bunu çok yapar.Hemen kodlamaya başlarlar.Hemen bi prototip yapıp,birşey yapıp üretime geçip,ondan sonra pazara çıkarlar.Sizin ne düşündüğünüz önemli değil.Müşteri o servisi kullanacak mı,o ürünü alacak mı o önemli.Onu denemenin yolunu bulun.Prototip yapın karşısına koyun.Bakın para vermeye razı mı,almaya razı mı?
Yani orda çaba sarfediyorsunuz,öğreniyorsunuz,öğrendikçe daha iyi oluyorsunuz. Her vurduğunuz top gitmesi gereken yere gitmiyor.Girmesi gereken deliğe girmiyor belki.Burda önemli olan istatistik’i olarak şansınızın daha yükselmiş olması.Bunları yaparsanız şansınızı daha yükselteceksiniz.Bunları yapmayan birinden daha ileri gidebileceksiniz daha başarı olabileceksiniz.Öğrendikçe başarı olasılığınızı arttırırsınız.
Bir başka şey de siz aslında rekabetle de yarışıyorsunuz.Onun için bu rekabet konusunda da para alacaksanız karşınızda bir başka grup var.Başka bir iş planıyla gelmiş o yatırımcıya,onlar da para almak istiyorlar.Veyahut siz işi başlatacaksınız,başka birileri de başlatıyor.Onun için başarınız aslında başkalarına da bağlı.Sadece size değil.Burda da güzel bir hikaye var benim sevdiğim:iki arkadaş ormanda gidiyorlar.Sırt çantaları filan.Yürürlerken birden bir kaplan sesi duyuluyor.Kaplan kükremesi.Ve oldukça da yaklaşmaya başlıyor ses .Ne yapacağız diye bakınırlarken sağa sola bir tanesi yere oturuyor.Öbürü koşup kaçmaya başlıyor.Yere oturan sırt çantasından birşeyler çıkartmaya başlıyor filan.Sonra arkadaki dönüyor kaçsana ya diyor.Kaplanın elinde kalacaksın.Ben koşu ayakkabılarımı giyiyorum senden daha hızlı koşacağım diyor.
Girişimcilikte de birazcık probleminiz bu sizin.Yani başkasından daha hızlı koşabilmek,daha iyi olabilmek,başarıya herkesten önce fakat daha emin adımlarla gidebilmek.Oturduk birşeyler içiyoruz bir yerde duruma baktık,ben dedim ki kuracağımız şirketin büyük bir kısmını niye bir başkasına verelim,bu işi az parayla nasıl başlatırız?Onu düşündük yolunu bulduk.yolu var.düşünüp odaklanıp yoğunlaşırsanız herşeyin bir kolayını buluyorsunuz.Onun için biz ucuz parayla kurduk airties’ı.Dosttan ahbaptan arkadaştan aldık.Biraz ben koydum biraz başkası koydu.Biraz başarı elde ettik biraz daha para aldık.Daha çok para elde ettik daha çok para aldık.Bunu yapmak mümkün.Ben bunları hayali olarak söylemiyorum ama Eğer pahalı para buluyorsanız o kadar cazip birşey değil o pahalı parayı bulmak.Yani  işinizin büyük bir kısmını saklayamıyorsanız eğer iyi birşey yapmıyorsunuz demektir.

Metin Kahraman:Daha önce şirketten bahsederken 5 yılda halka arz edildiğini,10 yılda 100milyon dolar gibi bir rakama ulaştığını,o 5 ile 10 yılllar arasında çok fazla bir büyüme yaşamadığını ilerlediğini fakat 10.yıldan sonra patladığını belirttiniz.Bu patlamanın sebebi neydi gerçekten?
Ziya Boyacıgiller: -A plan ,B plan meselesi.Uzun süre şirketin başında olan kişi,CEO ,ki ben çok şey öğrendim kendisinden şimdi rahmetli oldu,çok ısrarcıydı çok inatçıydı bir bakıma.Genellikle doğruydu söyledikleri ama burada bir bakıma hata yapıyordu bence.Bizim ürünümüz bu internetten önceki zaman.Ürünleri özelliklerini gösteren ,speacing denen bir belge üzerinden satıyorduk.Ve bedavaya veriyorduk insanlara.Bunlar chip.Para vermeden alabiliyorlardı denemek için.Ve de onun inancı  bedava verirsek ve özelliklerini gösteren bir kağıt verirsek onlar kendileri gerisini yaparlar.

Çünkü bu ürünler çok iyi ürünler diye.Fakat bu uzun süre işlemedi.Ben de onu anlatmaya çalışıyordum ki burada bir sorun var.Ve bizim rakiplerimizin yaptığı şey şuydu:müşteriye deneyimli uygulama mühendisleri yollayarak,müşteri onlarla oturup onların devresini öğrenerek kendi chiplerini o devrenin içine nasıl koyarlar onu gösteriyordu.Fakat bizimki ona gerek olmadığını düşünüyordu.Hem de o maliyetten çekindiği için o işi yapmak istemiyordu.O iş bir türlü büyümedi.Yani yüzlerce ürün çıkarttık piyasaya.Çok iyi ürünler fakat çok az satıyoruz.Çünkü elalem eliyle gidip o devreyi müşterinin kutusunun içine sokuyordu biz sokmuyorduk.

Bütün yaptığımız değişiklik o oldu.bir tane genel  müdür yardımcısı geri döndü.Uygulama mühendislerinin çok sevdiği bir insandı.Dedi ki sen bu işi kur,böyle bir organizasyon yap onu yaptık birden bire patladı iş.Yani burda size göstermek istediğim,bir iş yürümedi mi genellikle tekerleğin altında ufak bir taş oluyor.O taşı bulup çıkartmanız gerekiyor.Hemen işi bırakmak kötü.Yani girişimcilerin özelliklerinden biri olarak hep ısrarcı olmaları,sabırlı olmaları anlatılır.Bu yüzden.Yani anlatmaya çalıştığım şey burda, denemeleriniz uygulamalarınız varsayımlarınızı sınamanız hep bu nedenle.Çünkü o taşı bulmaya çalışıyorsunuz.

Erdem Özener:Aynı  soruna dayalı iki tane soru soracağım aslında.”Başarısız olabilirsiniz,yılmayın devam edin” dediniz.6 ay – 1 sene denedik başarısız olduk.Yılmayıp devam etmemiz gerekiyor.O 6 ay- 1 sene içersinde geçimimizi neyle sağlayacağız?Ve sonrasında yeni birşey yaparken geçimimizi neyle sağlayacağız?

2)Bir fikrim var misal üniversiteden yeni mezun oldum sermaye ihtiyacım yok.İhtiyacım olan herşey bende var zaten.Benim ihtiyacım olan tek sermaye bir sene içinde paraya dönüşecek kadar parayı sağlamak.Buna yatırım yapacak yatırımcı bulmak sanırım en zoru.İki benzer soruyla alakalı cevabınızı rica ediyorum.
Ziya Boyacıgiller: Yine bir el gösterisi isteyeceğim sizden.Kimler internet işi kurmak istiyor burdan?Çoğunuz.Niye?Sermaye ihtiyacınız az,yani internet işinde çok az parayla ortaya iş çıkarabilme imkanınız var yani.Zor birşey değil bunu yapmak.Bir çoğunuzda gençsiniz.Bu işe genç giriyorsanız,anne babanızla oturuyorsanız,anne-babanızla oturmaya devam edin.Kız arkadaşınız varsa,onunla oturma imkanınız varsa onunla oturun.Yani ben açık düşünen bir insanım,söyleyeyim.Bir yolunu bulun.Yani para almak en pahalı şeylerden biri başında.Çünkü eğer aklınızda olan şey risklerle doluysa,karşılığında size para verecek insan da işin yarısını isteyecektir.

Onun için o riskleri bir kere atın bir kenara,ortaya işleyen birşey çıkartın.Bi siteniz kurulsun,bir arkadaşınızı ortak alın.diyin ki sen siteyi yap,ben gerisini yapacağım.Akşamları çalışın,hafta sonları çalışın ama,kendinizi de öldürmeyin bir bakıma.Yani strese girip hasta etmeyin kendinizi.Ama yani ufaktan başlayın,en kolay yol br deneyin,denediniz tuttu,o zaman devam edeceksiniz.,
Erdem Özener:Denediniz tuttu ona tama  da ozamana kadar hepimizin yaşam koşulları gereği  üniversiteden yeni mezun olmuş olacağız,ihtiyacımız olan parayı alabileceğimiz bir yer yok.

Ziya Boyacıgiller: O zaman bir işe girip,işte çalışacaksın,onu part time yapacaksın.Yollarını bulmayı size bırakıyorum.Hepiniz çok zeki,akıllı gözüküyorsunuz.Bir yolunu bulursunuz yani.Ama bunun başka bir yolu yok.Yani en pahalı,eğer birinden para bekliyorsanız,riskiniz büyükse ve vermiyorsa o parayı insanlar,o zaman bahaneniz o oluyor.Diyorsunuz ki başkası para vermiyor,para vermemesinin sebebi risk yada şirketin büyük bir kısmını vereceksiniz o kişiye.Ben onu tavsiye etmiyorum.Bir yolunu deneyin,denemelerinizi yapın,risklerinizi azaltın.Risk olmadığını gösterin karşı tarafa.Takımı aynı şekilde sizinle çalışmaya ikna edersiniz.

Dersiniz ki bak benim planım bu,para bulunca işini bırakıp gelip benle çalışır mısın?Bir sürü insan onu yapmaya daha kolay razı olabilir.Yatırımcılara yanaştığınızda diyebilirsiniz ki bizim bu paraya ihtiyacımız var,siz bize borç olarak verin parayı,başarılı olursak size parayı geri ödeyelim.Ya da hisse verelim size.O hisseler sizde kalsın.Çünkü bir sürü insan anaparasını kaybetmekten çekinir,bağlamaktan çekinir.Yani sorunu anladığınız zaman çözümü de gelir.Yaratıcılık benim çok sevdiğim konulardan bir tanesi.Edward De Bono diye biri var.Onun kitaplarından birini okuyun.
İsimsiz kişi: Benim sorum aslında bugün burada olmayanlar için olacak,bizim yaşadığımız sorun,bu kadar meşakatli bir yolculuğa öğrencilerimizi çıkartırken de zorluk çekiyoruz.Girişimciliğe teşvik etmek ve bu cesareti nasıl verebiliriz?Sizce bunu öğretebilir miyiz?Aslında konjonkturel bir soru ama nasıl  değişebilir neden girişimci olmalılar?

Ziya Boyacıgiller: Hiç bir zaman size para için girişimcilik yapın demek istemiyorum.Çünkü ben aslında onu yapmadım.Yani para ardından geliyor.Bunu duymuşsunuzdur.Bence konfüçyus’un meselesi bu insanlar sevdikleri için bu işi yapıyorlar.Heyecan verdiği için.Ya başka birinin yanına girebilirsiniz.Bu felaket senaryosunu genellikle anlatıyorum insanlara.Çalışırsınız 30-40 yaşına gelirsiniz,ondan sonra fazla para kalmaz cebinizde.Çünkü kazandığınızı harcarsınız.Ondan sonra o noktada sizi işten çıkartırlar.40 yaşında elinizde CV’nizle yollara düşersiniz.İş bulamazsınız.Bulursanız da gayet kötü şartlarda işler bulursunuz.Heyecan olmadan bir hayat yaşayabilirsiniz.Veya heyecanlı bir hayat yaşayabilirsiniz.Ve sonunda da şans da yardım ederse,cebinizde iyi bir parayla genç yaşta emekli olabilirsiniz.
Emre Uğurlu(sporisrx.com):Aslında tam sorumla ilgili birşey söylediniz.Küçük bir anektot söyleyeceğim onunla ilgili görüşünüzü isteyeceğim.Napolyon’a kral olduğu zamanda çok iyi bir komutan adayı getirmişler.Genç bir adam,çok başarılı,çok iyi,çok iyi savaş taktikleri biliyor.Anlatmışlar Napolyon’a şu sebeplerle,bu yüzden senin baş komutanın olabilir diye.Napolyon dönmüş tek birşey sormuş  şanslı mı bu çok? Diye sormuş.
Siz az önce bir sürü şey anlattınız ama konuşmanızda hiç şans kelimesi geçmedi.son sorunun cevabına kadar.Girişimcinin başarısında şansîn etkisi var mıdır?Bu konudaki görüşünüz nedir?

Ziya Boyacıgiller: Şans konusunda güzel sözlerden bir tanesi “şans hazırlıklı olana gelir”.Onun için benim anlattıklarım,sizi şansa hazırlayan şeyler.Yoksa ben şanslı değilim diyorsunuz.Şans bir bakıma akılda olan birşey.Ben şanslıyım diye hissettiğinizde şans sizi buluyor.Onun için aklınızda tutmanız lazım ben şanslı kişiyim diye.İkincisi kendinizi hazırlamanız lazım.Şans tabiki önemli ama şans aynı zamanda bir çarpan etkisi yapan birşey.Yani şans gelirse çok başarılı oluyorsunuz.Şans gelmezse az başarılı oluyorsunuz.Yine başarılı olmanız mümkün o elinizde.Başarı için 4 şey lazım diyorlar:zeki olmanız lazım,motive olmanız lazım,sabırlı olmanız lazım ve şanslı olmanız lazım.
Erdem Yurdanur:Öncelikle çok güzel bir sunumdu teşekkürler.Söylediğiniz gerekliliklerden birisi de takım halinde çalışmak.Benimde takım halinde çalışan bir ekibim var şuanda.Kendime göre yöntemlerim var.Siz de çok başarılı bir girişimci olduğunuza göre takımınızı birarada tutmak,onları motive etmek için,ne tür özel şeyler yaptınız?

Ziya Boyacıgiller: Benim bana yapılmasını istediğim şeyleri takıma yapıyorum.Yani kısacası bu.Ben öğrenmeyi seviyorum,takıma öğrenecekleri durumları oluşturuyorum.Ben bana iyi davranılmasını istiyorum,takıma iyi davranmaya çalışıyorum.Ben para kazanmak istiyorum,onlara da para kazandırıyorum.Bugün airties’da biz belki Türkiye’de ilk defa yaptık emin değilim,bütün çalışanlarımız hisse sahibi.Bunu yapmamız lazım.İnsanların size kalmasını istiyorsanız,hepsi benim diye sarılmamanız lazım,açmanız lazım biraz da paylaşmanız lazım.
Ömür Yılmaz:Benim sorum girişimcilerin desteklenmesi ile ilgili.Sponsorlara bakıyorum,aşağı yukarı sponsorların hepsi internet yatırımcısı.Ama baktığımda büyük bir banka yok,bir holding yok,devletin hiç bir enstitüsü yok.Kosgeb var onlar da kobilere destek oluyor benim bildiğim kadarıylaTübitak var onlarında çok kısık destekleri var,hatta yok diyebiliyorum.Çünkü bütçelerinin sadece çalışan personelin maaşına yettiğini biliyorum.Ya da öyle söyleniyor.sizce büyük kuruluşlar ve kamu niçin destek vermiyor?Burak bey bu konuda inanılmaz özveride bulunuyor tamamen karşılıksız bir organizasyon kuruyor.Mesela biz hiç bir ücret vermedik buraya geldiğimizde.Yani böyle bir oluşum neden olmuyor bizde?Veya biz bu topluluk,böyle bir oluşum için birşeyler yapabilir miyiz?Sizin engin görüşünüz olduğu için soruyorum.Teşekkür ederim.

Ziya Boyacıgiller: Ben niye girişimci oldum diye düşünürsem,seneler önce okuldan çıktım,ozamanlar kriz vardı,76 senelerinde petrol krizi,hatırlarsınız bazılarınız.iş bulmak çok zordu.Bilhassa benim Amerikan vatandaşlığım falan olmadığı için bir takım işlere de giremiyordum.Onun için 20 tane şirketle konuşmaya girdim üniversitede,3 tanesi beni geri çağırdı.bunlardan iki tanesi bugün Türkiye’de de var olan,dünya büyüklerinden,iki-üç harfli şirketlerden.Bunlara gittim.Gittiğimde kravatlı,temiz giyinmiş,saçı başı düzgün traşlı,bir takım insanlar oturmuşlar sessiz sakin masalarında çalışıyorlardı.Üçüncü şirkete gittim.Şirket silikon vadisinde olduğu için taksiciye dedim ki ben .. şirketine gitmek istiyorrum.Taksi şoförü bilemedi,sonra sorduk öğrendik zar zor.Gittiğimizde ortalıkta kör dövüş gibi birşey vardı.Benim gibi 8-10 kişiyi daha çağırmışlardı aynı gün.

Biri bir odadan çıkıyor,biri bir odaya giriyor filan öyle bir ortam.Öğlen yemeğe gitmeye kalktık,yer ayırtmamışlar.Bir saat beklememiz gerekti yemek için.Yemeğe oturduk herkes,yani orda çalışan mühendisler daha yaşlı başlı,bira içtiler şarap içtiler öğle vakti.Geğik falan.Bir saaylik yemek üç saat sürdü.Fakat müthiş bir eğlence.Mühendislerin hepsi saçı sakalı dağınık,bluejeanlerle gelmişler.Akıllarına gelen şeyi soruyorlar,söylüyorlar filan.Beni o cezbetti.Ben oraya girdim. Ben öyle bir insanım.Yani benim mottom söylemek istediğim şey devlette,büyük şirketler de gölge etmesin başka ihsan istemem.

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 30/12/2010 | Kategori: Etohum toplantıları | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: ,
Etohum 2011 Girişimcilik Zirvesi

Ağustos ayında başlayan etohum başvuru süreci Aralık 2010′da sonlanacak. Başvurularda önümüzdeki hafta son görüşmeleri yapacağız. Ocak ayı içinde 15 girişimin seçimleri Etohum Fonu Ekibi tarafından yapılacak. 29 Ocak 2011 Cumartesi günü Bahçeşehir Üniversitesinde tüm gün sürecek Etohum Girişimcilik Zirvesinde 15 girişimi açıklayacağız. Geçen sene seçilen adaylar bir sene içinde gelişmelerini bizimle paylaşacaklar.

2011 yılı içinde seçilecek adayların bir kısmına Etohum Fonu tarafından yatırım yapılacak, daha sonra Şubat ayında 5 gün sürecek Etohum Kampına davet edilecekler. Geçen sene Etohum Kampını Rixos Antalya‘da yapmıştık. Bu sene Girişimcilik Zirvesi programı aşağıdaki gibi olacak. Zirveye katılmak için aşağıdaki formu doldurmanız yeterli olacaktır. Katılım ücretsizdir.

29 Ocak 2011 Cumartesi Etohum Girişimcilik Zirvesi programı
08:00 – 09:00 Kayıt, çay & kahve
09:00 – 09:15 Açılış – Burak Büyükdemir – Etohum
09:15 – 09:30 Aydın Bırık – Bahçeşehir Üniversitesi COOP
09:30 – 10:15 Berk D. Demir – StumbleUpon.com
10:15 – 11:00 Haluk Okutur – Simitsarayı Kurucusu
11:00 – 11:30 Kahve, çay arası
11:30 – 12:15 Erol Bilecik – Index Bilgisayar Kurucusu
12:15 – 14:00 Yemek arası
14:00 – 14:45 Bayram Mecit KOSGEB Başkan Yardımcısı *
14:45 – 15:00 Kahve, çay Ara
15:00 – 15:45 Tuğrul Tekbulut – Logo BS Kurucusu
15:45 – 16:00 Kahve, çay arası
16:00 – 16:30 Nokia – Etohum Fonu yatırımları – Conor Pierce Nokia Türkiye GM
16:30 – 17:00 2010 Etohum girişimci konuşmaları

17:00 – 17:30 2011 Etohum 15 girişiminin açıklanması
17:30 – 18:00 Kapanış

* Daha önce duyurduğumuz KOSGEB başkanı Mustafa Kaplan Zirveye katılamıyor. Yerine Kosgeb Başkan Yardımcısı konuşmacı olarak katılacak.

Tarih: 29 Ocak 2011, Cumartesi
Saat: 08:00 – 18:00
Yer: Bahçeşehir Üniversitesi / Fazıl Say Salonu – Beşiktaş / İstanbul Kroki

Etohum 2011 Girişimcilik Zirvesine katılmak için lütfen formu doldurunuz.

Etohum 2011 Girişimcilik Zirvesi
  1. (gerekli)
  2. (gerekli)
  3. (gerekli)
 

cforms contact form by delicious:days


government,politics news,politics news,politics
Oktay Yılmaz’ın Gözüyle HızlıAl ve Türkiye’de E-ticaret

Bu makale İlker Delen tarafından yazılmıştır.

 

25 Aralık 2010 tarihli Etohum Kampı konuşmacılarından biri de Hızlıal.com‘un Genel Müdürü ve Türkiye E-ticaret İşletmeleri Derneği Başkan Yardımcısı Oktay Yılmaz oldu. Oktay Yılmaz Etohum kampındada yaptığı konuşmasında, Türkiye’deki e-ticaretin geleceği ve Hızlıal.com hakkında açıklamalar yaptı. 2008 yılında kurulan Hızlıal’ın 3 sene içerisinde 29 kategoride sattığı ürün sayısını 146.000′e çıkardığını söyleyen Yılmaz, bu ürünlerin 6.000 kadarını kendi depolarında muhafaza ettiklerini belirtti. Bu güne kadar 400.000 üyeye ulaşan Hızlıal’da, ziyaretçilerin sitede ortalama 6,48 dakika geçirirdiklerini, her alışverişlerinde sepetlerinde ortalama 2.5 ürün bulunduğunu ve bu siparişlerinin de %35’lik diliminin İstanbul’dan olduğunu belirtti Yılmaz. 2010 yılında %112 gibi bir büyüme rakamına ulaştıklarını da konuşmasına ekleyen Yılmaz en çok rağbet gören kategorilerin bilgisayar, cep telefonu ve ev elektroniği olduğunu, bu kategorilerden alışveriş yapanların büyük bir çoğunluğunun da erkek müşteriler olduğunu söyledi. Hizlial.com’un aslında bir lojistik ve pazarlama şirketi olduğunu da söyleyen Yılmaz, bazı ürünler için teknik servis hizmeti sunduklarını da belirtti. devamı »

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: Etohum toplantıları, etohum.tv, İnceleme | Yazan: Fatih Utku
Etiketler: ,
Prof. Dr. Erhan Erkut – Özyeğin Üniversitesi Rektörü

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Prof. Dr. Erhan Erkut

Şirket:  Özyeğin Üniversitesi Rektörü

Konu:  

Etohum, 25 Aralık 2010, Microsoft Türkiye Ofisi, Etohum Kampı

Konuşmacı: Prof. Dr. Erhan Erkut – Özyeğin Üniversitesi Rektörü

(Videoyu İTÜ İşletme Mühendisliği öğrencisi Ufuk Balcı metine çevirmiştir, yazım hatalarını görürseniz lütfen bildirin)

-Arkadaşlar sonunda tekrar bu noktaya geri geleceğim ama aslında Burak Türkiye’de girişimcilik ekosistemi için çok önemli bir şey yapıyor. Herkes bunun farkındadır umarım, biz de çok açık şekilde farkındayız. Şöyle bir sunum hazırladım: “Ben neden buradayım”a biraz girmek istiyorum. Ben de sizler gibi bir girişimciyim. Yeni üniversite kurmakla startup arasındaki ilişkilerden biraz bahsedeceğim. Sonra, “Girişimci üniversite konsepti nedir, nereden geldi?” bundan bahsedeceğim. “Türkiye’den girişimci çıkar mı?” gibi yarı provokatif bir soru soracağım ve biz bunu nasıl çıkarıyoruz, anlatmaya çalışacağım. Bu konuyla ilgileniyorsanız eminim kitap okuyorsunuzdur. Ben bildiğim her şeyi kitaplardan öğrendim. Eğer girişimcilik hakkında bir tane kitap okuyacaksanız, size önereceğim kitap “The Art of the Start”. Okumuş olanların ellerini görebilir miyim? 1-2? Yanlış yerdeyim galiba! Açılış chapter’ı herkesin, her girişimcinin yapması gereken beş şey. Para yapmaktan bahsetmiyor gördüğünüz gibi arkadaşlar. Anlam yaratmaktan bahsediyor, çok önemli. Ben de, üniversitede bunu yapmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Misyon, yazmaktan bahsetmiyor, bir mantradan bahsediyor. Bir kelime, iki kelime: Girişimcilik Üniversitesi… Yola çık ve yürü diyor. Tamam, yola çıkıyoruz ve yürüyoruz. Ben biraz bağlantılardan bahsedeyim. Ben burada çok şanslı bir girişimciyim. Yatırımcı aramadım; yatırımcı beni aradı, buldu, ama yine “Hangi ürünlerle piyasada olacaksın, bu ürünler nasıl fiyatlanacak, hangi segmentlere gireceksin, nasıl gireceksin, hangi kanallardan tanıtım yapacaksın?” sorularının hepsi yeni kurulan bir üniversitede var. Dolayısıyla, mesela ben dün inşaat ihalesiyle uğraşıyordum, ince işle uğraşıyordum. Yeni bir üniversite kurduğunuz zaman “Kardeşim ben akademik CEO’yum, bunlara karışmam.” deme lüksümüz yok. Sonuna kadar işin içindesiniz, dolayısıyla hem girişimcilere destek olan bir üniversiteyiz, hem de girişimcileri kalben de anlıyoruz. Geçtiğiniz yollara benzer yollardan geçiyorum.

Peki, bizim mantramız bu girişimci üniversite nereden geliyor? Girişimci olmayan üniversite olur mu? Başka üniversiteler neyin nesi? Üniversiteyi ilk kurmaya başladığımız dönemlerde tesadüfen –zaten tesadüfler hayatta hakikaten çok önemli- J.G. Wissema hocanın yazdığı Towards the Third Generation University adlı bir kitap elime geçti. Çok güzel bir şekilde üniversitelerin nereden gelip nereye gittiğini modelleyerek anlatıyor. Kafamda bir sürü bir şeyler vardı: Bir kuluçka merkezi kuralım, teknoparkımız olsun, girişimcilere destek olalım, şirketler kurulsun, üniversiteler ortak olsun… Bunların hepsi ortada bir yığın halindeydi. O kitap beynime bir disiplin verdi. O kadar beğendim ki, bunu Türkçeye çevirmemiz gerektiğini ve sonrasında bütün rektörlere göndermemiz gerektiğini düşündüm, bunu yaptık. Kaç tanesi okudu bilmiyorum ama şu anda hem Türkçesine hem İngilizcesine ulaşabilirsiniz. Türkçesini bizim üniversitenin book store’undan bile alabilirsiniz.

Girişimci üniversite nereden geliyor diye birazcık tarih anlatmak istiyorum size. “Üniversite nereden geliyor?”dan başlıyoruz. Başlangıç çok suçsuz bir başlangıç aslında… Bilen insanlar bilmeyen insanlara bir şeyler anlatıyorlar, böyle bir ortam. Kuruluş 1000li yıllara gidiyor ve halka açık ders verme yetkisiyle ortaya çıkıyor. Kilise ve devlet… İki tane YÖK var diyelim size. İki tane regulatory body var. Birisi kilise, öbürü devlet… İlk üniversite 1158 Bologna, sonra Paris, Oxford. Yüzyılda yirmi üniversite açılıyor. Şimdi Türkiye’de yüz günde yirmi üniversite açıyoruz farkındaysanız. Bayağı bir yol aldık. Peki bu ilk üniversiteler nasıl, neyin nesi? Aslında kilisenin doktrinini öğretiyorlar bunlar. Kilisenin propagandacısı bu üniversiteler. Fakat çok ilginç bazı taraflarını fark ettim ve bunları sizinle paylaşmak istedim. Bologna’da mesela öğretim üyelerini öğrenciler işe alıyor. Bu hoca iyi, bunu alalım. Bu hoca iyi değil, bunu almayalım, bu hocanın kontratını yenilemeyelim. İlginç bir konsept. Paris’te rektör 4 ya da 6 haftalığına seçiliyor: Zengin olması lazım, dini bir cemaat üyesi olmaması lazım ve bekar olması lazım. Bu arada bir bana da uyuyor diye düşünüyorum. Adamın elinde bir baston var ve önde yürüyor. Zaman içerisinde ağırlık kiliseden devlete doğru geçiyor ancak bu birinci jenerasyonu özetleyen tabloda tek amaç var: Eğitimde, din adamı, katip, yazar yani profesyonel yetiştiriyorlar. Rolü, dini yaymak, hakikati savunmak, yöntem skolastik fakat Latince ve evrensel. Yani Paris’teki üniversiteye Fransa’dan, Almanya’dan tüm dünyadan insan gidiyor. 1000li yılların üniversiteleri böyle aşağı yukarı 600-700 yıl devam ediyor fakat bazı güçler nedeniyle değişmeye başlıyor. Matbaa bulunuyor, kitap basılmaya başlanıyor, coğrafi keşifler, Rönesans, reform ve bilim yavaş yavaş üniversitenin kapısını çalmaya başlıyor. Sonunda bilime yakın, araştırmaya yakın insanlar yetişiyor. Bilginin aktarmaya değil, bilginin kaynağına ulaşmaya yönelik şeyler gelişiyor. Buna da Humboldt Üniversitesi diyoruz, Berlin Üniversitesi. 1810’da kuruluyor. 800 yıl sürüyor yani bu tarzın kurulması. Üniversite 2.0 diyeyim ben size. Burada üniversiteler biraz geriye gidiyor aslında çünkü burada nation state oluşturma çabası içine giriyorlar. Lokal dili adapte ediyor. Yani o Latinceyle herkesin anlaşabildiği ortam kalkıyor ortadan ve üniversiteler ülke üniversitesi olmaya başlıyorlar. Endüstri devrimi sayesinde uzmanlaşma başlıyor, departmanlaşma başlıyor. Rektör, rektör yardımcısı gibi konseptlerin hepsi 1800lü yıllarda çıkıyor ortaya. Tabloya tekrar dönecek olursak, eğitimin yanına araştırma konuyor, dinin yanına da doğayı keşfetmek konuyor. Fakat ulusallık ve ulusal dillere doğru bir geri gidiş oluyor.

1810lardan 2000lere gelirken üniversite 3.0 ortaya çıkıyor. Bunu sağlayan güç ise eğitimin kitleselleşmesi ve spesifikasyon dediğimiz şey. Multi diciplinal hale gelmesi, araştırma fiyatlarının çok artması, sadece sponsor desteğiyle yürümemesi, sözleşme ve yeni ekonomik anlaşmaların üniversitelerden çıkması… Sürekli tepelere çıkardığımız Silicon Valley’in Stanford ürünü olduğunu biliyorsunuz herhalde. Stanford yoksa Silicon Valley yok, bu kadar basit. Silicon Valley’i Stanford kurdu. İsrail’deki girişimcilik hareketini Tekneon başlattı, üniversite olmadan girişimcilik yok. High impact girişimcilik yok, high tech girişimcilik yok. Kebapçı açarsınız ancak, high impact, high tech bir şey yapmak istiyorsanız üniversite şart. Sonrasında üniversite şekil ve nitelik değiştirmeye başlıyor ve verdiği hizmetler değişmeye başlıyor. MIT örneğinin üzerinden gitmek istiyorum. Bu hakikaten inanılmaz bir örnek ve bunu hala kafam almıyor. 2009 Kaufman Report’tan aldım bu raporları. Bu arada Kaufman dünyanın en büyük bilişim enstitüsü, non-profit girişimciliği destekleyen bir enstitü. Amerika dışındaki üniversitelere katkıda bulunmuyorlar. Şu ana kadar MIT mezunu girişimcilerin kurduğu şirket sayısı 25800’e çıkmış. Bu şirketlerin 3.300.000 çalışanı varmış ve 2 trilyon ciroları var. 2 trilyon nasıl bir rakam bilmiyorum. Eski TL’den bahsetmiyorum, bildiğiniz dolar. Bu ne demek dediğimizde adamlar “Dünyanın 11. büyük ekonomisi diyorlar.” Amerika, Çin, Almanya diye gidiyorsunuz ondan sonra 11. sırada MIT. Biraz daha aşağılarda Türkiye. Hani dünyanın en büyük 17. ekonomisi olduk diye seviniyoruz ya, MIT kadar olamadık daha. Böyle bir endüstri ve ekonomi yaratabiliyor bir üniversite. Yılda 150 şirket doğuruyorlar. Türkiye’de bu bence olmaz ama 5 neden olmasın? 11’in üzerinde çalışanlı 17 şirket çıkmış MIT’den. Yani bir MIT Türkiye’de neden olmasın diye provokatif bir soruyla çıktık yola. Üniversite 3.0’ın 2.0’dan farkı araştırmanın yanına teknolojinin sömürülmesi ve kendi ürettiği teknolojinin pazarlanması ve değer yaratma giriyor, profesyonellerin yanına araştırmacı koymuştuk. Bir de girişimciliği koyuyoruz. Üniversite 3.0 bu. En iyi örneği MIT ve Stanford. İngiltere’de Cambridge. İsrail’de var, Singapur’da National University of Singapur. Bütün Singapur üniversiteleri aslında 3.0’a iyi birer örnek. Bunları kafamda kurdum, Türkiye’de nasıl uyarlayabiliriz diye düşündüm. Mevzuata takılmayacak, gerçekten uluslar arası düzeyde olacak, ticarileştirilebilecek, araştırma üretecek, burada spin off ile startup arasındaki fark şöyle; öğretim üyesi araştırmalarından bir şey çıkarıyorsa buna spin off deniyor (üniversitenin bir çalışması bu) ancak öğrencinin aklına bir şey gelir de onu çıkıp yaparsa startup oluyor. Doğru yönlendirme ile üniversitelerde bunlar olabilir mi? Teknopark, iş geliştirme gibi şeyleri Türkiye’de bir üniversite yapsa hiç de fena olmaz gibi bir itki ile yola çıktık diyelim. Bunları anlatırken, tanıtım günlerine gelenler oluyor. Özyeğin üniversitesi kimin nesi? Türkiye’de biliyorsunuz veliler geliyor üniversite tanıtımına, çocukları üniversiteye gönderip göndermeme kararını veliler veriyor. Tipik nazik veli reaksiyonu: “Hocam ağzına sağlık, bütün bunlar çok ilginç ama bize daha tipik, bu işler sizin üniversiteden dışarı çıkmayacak mı?” tarzı bir soru hemen hemen her tanıtım toplantısından sonra geliyor. Tabii burada sayın veli nazik oluyor, tercümesi şöyle: ”Ya sen uçuyorsun kardeşim. Sen bunları bırak da bizim Hüsnü Bey’in yanında bir memuriyet bir şeyler var mı hani? Ayda 800-1000 lira maaşa bizim çocuk sonunda kavuşabilecek mi?” Yani inanılmaz bir garantici memur mantalitesi her toplantıda karşımıza çıkıyor. Ben sosyal bilimci değilim, endüstri mühendisiyim, “Bu ülkede girişimci çıkar mı acaba?” diye biraz sorgulamaya soruşturmaya başladım kendi kendime. Şimdi tarih dersi bitti sosyoloji dersi başlıyor. Ulaştığım sonuç aslında çok da iç açıcı değil. Aranızda işletme ya da sosyoloji okuyanlarınız varsa duymuş olabilirler. Bir adam var ki herkes onun söyledikleriyle hem fikir değil ama bu adamın dört tane boyutu var: Ülkesel yöneticilik ya da küresel yöneticilik boyutları…

• Birincisi güç mesafesi, power distance’ın Türkçesi. Ülkede hiyerarşideki eşitsizliğin varlığı, oyuncular tarafından bunun kabulü.

• İkincisi belirsizlikten kaçınma: Risk almama.

• Üçüncüsü bireysellik.

• Dördüncüsü de erillik, bunu masculinite olarak çevirebilirsiniz. Masculin Türkiye’de zorlayıcı, rekabetçi, başarıya odaklı ve az duygusal, yönetici tipi oluyor; feminen ise eşitlikçi dayanışmacı, duygusal yönetici tipi oluyor.

Bu araştırmayı ben yapmadım ancak bu araştırma 30’un üzerinde ülkede yapıldı. IBM çalışanları üzerinde yapıldı. 60-80-100 IBM çalışanına anket yapılıyor ve anket sonuçlarına göre bu ülke bir yere oturtuluyor. Tahminleri alayım… Güç mesafesi Türkiye’de yüksek mi düşük mü?

-Yüksek.

-Yüksek, belirsizlikten kaçınma yüksek mi düşük mü?

-Yüksek.

-Yüksek, bireysellik yüksek mi düşük mü?

-Düşük.

-Düşük, erillik yüksek mi düşük mü?

-Düşük.

-Düşük, burada hep çakılıyor. Hani man şövanistiz ya biz. Nasıl yani falan. Türkiye’de yönetici kültürü feminin. Uzlaşmacı, duygusal, sen beni kolla, ben seni kollayayım. Olabilir, burada eleştirilecek bir taraf yok. Peki bu boyutlar girişimciliğe nasıl enjekte oluyor? Öncelikle Amerika’da bu boyutların tam tersi yönünde olduğunu söyleyeyim size. Türkiye’yi unutun. Girişimci çıkaracak bir ülke oluşturmaya çalışıyorsunuz. Ütopya, oluşturduğunuz bu toplumda güç aralığını düşük mü yaparsını yüksek mi? Düşük olmasını istersiniz ki fikirler ortaya çıkabilsin. İnsanlar saygıdan önünü ilikleyip de saygıdan iki büklüm durmasınlar değil mi? Belirsizlikten kaçınmanın düşük olması lazım. İnsanın risk alması lazım. Bireyselliğin yüksek olması lazım, rekabet peşinde olman lazım. Kendi kendine anlam yaratmaya çalışıyor olman lazım. Ayrıca zorlayıcı, rekabetçi olman lazım. Bunlara baktığın zaman, Türkiye’de neden girişimci çıkma oranının az olduğunu açıklayabiliriz. Bu tabii ki Türkiye’den girişimci çıkmaz demek değil. Böyle saçma bir şey olamaz. Dağılımdan bahsediyorum. Tipik Türk girişimcisinden bahsediyorum.

Ben bu işlerin nasıl olduğunu merak ettikçe kitap okuyorum. Okuduğum kitaplardan bir tanesi Startup Nation. Onu okumuş olan var mı? Yani Amerika’nın nasıl uçtuğu çok da merakımı cezp etmiyor. Çok zengin bir ülke, yüzlerce üniversitesi var, trilyonlarca doları var, e tamam olmuştur. İsrail nasıl yaptı bunu? Dünkü çocuk İsrail, yedi milyonluk bir ülke. Etrafındaki herkes ona saldırıyor. Girişimcilik nasıl yüksek? İsrail’de GSMH’ın %4.5’unun AR-GE’ye gittiğini söyleyeyim. Amerika piyasalarında Amerika’dan sonra en çok hisse satan ülkenin İsrail olduğunu söyleyeyim. Kanada değil, Almanya değil, Japonya değil; İsrail… 60 küsür şirket var Amerika’da kota edilen. Bunu nasıl yaptılar diye merak ettim ve Startup Nation diye bir kitap okudum. Kitaptan küçük bir giriş fıkrası; yazanların biri Amerikalı biri İsrailli Yahudi… Dolayısıyla fıkra onların fıkrası, ben onu anlatıyorum. Biraz racist bir fıkra. Bir köşe başında bir Amerikalı, bir Çinli, bir Rus ve bir İsrailli… Gazeteci bunların yanına yanaşıyor ve “Excuse me, what is your opinion on the meat shortage?” diyor. “Af edersiniz, et kıtlığı üzerine fikriniz nedir?” diyor. Sorulara verilen cevaplar. Rus’un verdiği cevap: “Et ne demek?” Çinlinin verdiği cevap: “Fikir ne demek?” Amerikalının verdiği cevap: “Shortage ne demek?” İsraillinin verdiği cevap: “Excuse me ne demek?” İsraillileri bir arada konuşurken gördüyseniz ne dediğimi anlıyorsunuzdur. Kavga ediyorlar zannedersiniz. Gerçi biz konuşurken de Amerikalılar bizi kavga ediyoruz zannediyorlar. Herkes bağırıp çağırıyor. Hiyerarşi yok. Kim patron, kim işçi bilmiyorsunuz ve herkes kendi fikrini mümkün olduğu kadar vokal bir şekilde anlatıyor. Yani bir numarada Amerika’dan da bir güç denge eksikliği var. Bu da girişimciliğin bir parçası. Tabii bunlar benim hissi olaylarım değil, bunlar hakikaten girişimciliği destekliyor mu, köstekliyor mu? Hayır, bu konuda bizim üniversitemizde öğretim görevlisi olan Ahmet Murat Fiş’in doktora tezi. Bu işte, güç mesafesi, belirsizlikten kaçınma, bireysellik… Bu yönlerdeki attribute’lar girişimciliği destekler mi köstekler mi? Bulunan sonuç şu: Türkiye’nin skorları girişimciliğe yatkın değil. Yani güç mesafesi ile girişimcilik arasında ters orantı var, belirsizlikten kaçınmayla ters orantı var, bireysellikle düz orantı var. Dolayısıyla ben buna dayanarak diyorum ki çok da fertile ground bir durum yok ortada. Bunu biraz daha destekleyici bir makale –şimdi hoca olduğum için her şeyi makalelerle referans vererek yapmam gerekiyor.- toplumsal değerlerimize bakıyorsunuz, gelenekçi, aktivistiz. Tarihimize bakıyorsunuz, merkezcil, otoriter sistemin çocuklarıyız, Osmanlı İmparatorluğu… Askeriyede sivil bürokrasi önemli, sivil toplum zayıf. Ekonomide girişimcilik diye bir şey yok, ticaret yok; gayrimüslimlerin elinde tamamen. Endüstriyel girişim diye bir şey yok ve bütün endüstri devletin elinde, aile şirketlerinin elinde. Aile şirketlerini kim yönetiyor? Asker ve memur kökenli yöneticiler ve aileler yönetiyor. İnanılmaz gri bir resim. Bu ülkeden girişimci çıkmaz demiyorum sadece, bu ülkeden yönetici de çıkmaz diyorum. En azından 1960lara kadar bu böyleydi. Özal sonrası bu resim ciddi olarak değişti. Dolayısıyla, güç seviyesinin, kolektivizmin, materyalizmin ne kadar rahatsız edici, lider veya yönetici çıkarmayı engelleyici olduğunu biraz daha fazla anlatıyorum ama çok da içinizi karartmak istemiyorum. Benim burada çıkardığım şey, Türkiye’de hakim kültürün girişimci çıkarmaya pek de uygun olmadığı. Veriler bunu gösteriyor. Bu konuda herkes de fikir birliğinde değil. Türkiye’den büyük girişimciler çıktı diyenler var. Muhakkak var, ama verilere bakıyorsunuz, Türkiye’de girişimci orası %5,5. Bu da çok liberal bir hesap. TOBB’un hesaplarına göre böyle ki TOBB’daki girişimciler zorunlu girişimci… Bizim anladığımız anlamda internet, mobile, high tech, angel böyle girişimciler yok. Bu anlamda baktığımızda girişimci oranı 0,0’larda falan. Dolayısıyla ampirik veriler de bunu destekliyor. Peki, bırakıp kapatacak mıyız o halde? Hayır, öte yandan inanılmaz bir potansiyel var. Bakıyorsunuz ODTÜ’nün, İTÜ’nün, Boğaziçi’nin mezun ettiği çocuklara, canavar gibiler. Benim gibi 500 tane öğretim üyesi var Amerika’da. Üniversite açtıkta geri getiriyoruz onları. Domine ediyoruz oraları. Yöneylem araştırma alanını Türkler domine ediyor. Bizim kongrelerimizde Amerikalılardan sonar en çok duyduğumuz lisan Türkçe. Çinlilerle çekişiyoruz. Bu kadar potansiyel var, bu kadar beyin gücü var ama girişimcilik tarafı biraz eksik kalmış. Demek ki, yolumuz uzun, işimiz zor gibi bir sonuç çıkarıyoruz ve biz bu işi nasıl yapmalıyız diyoruz. Şunu da söyleyeyim, Burak “İnsan kaybettik.” diyor ama şu sayı çok heyecan verici. Burada bu kadar insan gün boyu oturuyor ve girişimcilik üzerine konuşuyor. 10 yıl önce bu mümkün değildi. Şu anda bebeklik ve emekleme dönemindeyiz ama bağırıyoruz buradayız diye. Kanal bulmaya çalışıyoruz ve bizim işimiz bu kanalı yaratmak.

Bizim üniversitemizin stratejik planından bazı şeyler anlatacağım size. Bu işi biz nasıl yapıyoruz; başka üniversiteler nasıl yapıyor? Bunu açık açık paylaşmanın tek bir sebebi var, başka üniversiteler de bunu yapsın istiyorum. Hepsi benim olsun istemiyorum, çünkü bir üniversiteyle olacak şey değil bu arkadaşlar. Herkesin bunları yapması gerektiğini, Türkiye’de 30 tane 3. kuşak üniversitesi olması gerektiğini düşünüyorum.

1. Bütün lisans öğrencilerine zorunlu girişimcilik dersi. İşletme, mühendislik, otelcilik, ekonomi, tarih, hukuk fark etmiyor. Herkes girişimcilik dersi alacak, birinci sınıftan…

2. En az iki tane seçmeli ders.

3. Seminerler, paneller, konferanslar… Sürekli bir girişimcilik aktivitesi.

4. Öğrencilerin daha mezun olmadan şirket kurmalarının desteklenmesi.

5. Hocaların şirket kurmasının desteklenmesi.

6. Yıllık bir yarışma yapılması, bu yarışmalar gerçekten önemli ama tüm Türkiye’ye açık bir yarışma. Senin olsun, benim olsun değil. Türkiye’de tüm üniversite öğrencilerine açık bir girişimcilik yarışması.

7. Dışarıya açılacak sertifika dersleri… Kendi içimizde kalmamalıyız, altı üstü 1000 öğrenci var senede aldığımız. Türkiye’de olan toplam öğrenci sayısını düşünürseniz çok daha yüksek.

8. Aktif bir girişimcilik merkezinin oluşturulması.

9. Girişimcilik kulübünün oluşturulması.

10. Bir accelerator oluşturulması, kuluçka merkezi gibi bir şey, girişimcilik merkezi de diyebiliriz.

11. Teknopark oluşturulması.

12. Angel funding’in üniversiteye getirilmesi.

Bu 12 maddenin kaçınır becerebildiğimi sorarsanız, fena değil. 8’i 9’u falan bulduk. Bir iki yıl içerisinde de 12’nin tamamını bulmayı düşünüyoruz.

Bir de bana şöyle bir şey geliyor: “Girişimcilik öğretilmez ki, girişimci doğulur.” Nasıl ya? E mühendis de doğulur o zaman, sanatçı da doğulur, avukat da doğulur… E o zaman üniversiteleri kapatalım gitsin, ne gerek var? Üstelik bunu da ben söylemiyorum. Akademisyen olduğum için bol keseden atmamam gerekiyor, ikizler üzerinde araştırma yapılıyor. Toplam bin çift, iki bin ikiz, tek yumurta ve çift yumurta ikizleri… Doğumda ayrılmışlar ve bunlar izleniyor. Bunlar kişilik özellikleri üzerine araştırma yapılıyor: Risk alma-almama, oradan varılan sonuç: girişimcilik için gerekli attribute’ların en fazla yarısının genetik olduğu, yarısından fazlasının öğrenilebilir olduğu. Zaten ben de buna inanmasam bu mesleği bırakırım. Burada öğrenebilir olduğu çok açık olanlar; bilgi var, yetkinlikler var. Girişimcilik sadece bilgi değil, iletişim gerekiyor, başkalarını motive etmek gerekiyor, doğru insanları seçmeniz gerekiyor, insanların size güvenmesi gerekiyor… Bunları hepsi birer yetkinlik. Bir de en önemlisi, duruşlar ve değerler var. Bunların birçoğunun üniversitede öğretilebilir olduğunu düşünüyorum. Bir resim göstereyim size. Siz şu anda tekno starter olmaya çalışan bir grupsunuz. Teknolojiyi kullanarak bir iş kurmaya çalışanlar… Bunun için dört tane component gerekiyor.

1. Teknoloji: Teknolojinin akması gerekiyor.

2. Girişimci: Girişimcinin teknolojiyi getirmesi gerekiyor.

3. Sermaye

4. Destek

Bunların hepsinin bir araya gelmesi ve tekno girişimi oluşturması gerekiyor. Birçoğunuz şu an tohum öncesi dönemdesiniz. Henüz ürününüzün ilk dizaynı ile uğraşıyorsunuz. İlk pazar araştırmanızı yapıyorsunuz. IP var IP’nizin fikir mülkiyetini garanti altına almaya çalışıyorsunuz. Belki iş planı yapmaya başladınız. Buradan sonra belki kendi birikiminizden ya da ailelerden para topluyorsunuz. Ondan sonra işe başlamaya karar veriyorsunuz. Prototip ve takım oluşuyor. Üretim ve satış üniteleri oluşturmaya başlıyorsunuz. Burada işin içine yavaş yavaş melek yatırımcılar girmeye başlıyor. 10 sene öncesine kadar Türkiye’de ben melek yatırımcıyım diyen kişi yoktu. Ondan sonra Startup dönemine geçiyorsunuz, hala melek yatırımcılarla berabersiniz. Sonra pazara açılıyorsunuz. Böyle beş adımlı bir girişimcilik döngüsü diyebiliriz buna.

Üniversitenin buradaki rolüne bakarsak, üniversiteye çok ihtiyaç var. Elektrik mühendisliğinde, makine mühendisliğinde, bilgisayar mühendisliğinde gördüğünüz bir teknolojiyi hayata geçiriyorsunuz ama yatırımcıyı bulduktan sonra üniversiteye çok da ihtiyacımız yok. Ancak bundan sonra ölüm vadisi diye bir yer var. Geliştirme ve startupta. En çok şirketin batışını burada görüyoruz. Angel’dan parayı bulmuşsun ama ikinci round olan finansmana gidemiyorsun. Ya da finansmana gidiyorsun, melekler yeter diyor. Üniversitenin bilgi vermekten başka yapabileceği şey, ölüm vadisinde girişimciye yardımcı olmak. Biraz da bunun nasıl yapılabileceğinden bahsedeyim size. Bir ay önce Özyeğin Üniversitesi Girişimcilik Merkezi diye bir yer kurduk. Bunda temel hizmetlerden çok orta seviye hizmetler sunuluyor. Onlardan bahsedeceğim birazdan. 300 metrekarelik bir yer altı üstü, içinde sekiz tane dörtlü masa var. Toplam 30 kişi alıyor. Proof of concept yapmaya çalışıyoruz biz de. Bu bizim prototipimiz tabii ki. Çalışırsa 300 metrekare olur 3000 metrekare, 30000 metrekare. Tamamen talebe, yani sizlere bağlı açıkçası. Şu anda 30-35 tane iskemle var, direktör odası var, direktör ofisimizde İhsan Ergün oturuyor. Bir yönetim kurulumuz var, buraya kimlerin gireceğine karar veriyor ve altı ayda bir toplanıp tamam mı devam mı kararı veriyor. Bir toplantı odamız, bir resepsiyon odamız var. Tam da rektörlüğün altına çok merkezi bir yere koyduk. Ne veriyoruz? Simbiyotik bir ilişki var, elektirik, su, ısıtma, telefon, internet, sigorta, kaza sigortası gibi temel şeyleri veriyoruz. Ayrıca isterse, otopark, depo, yemek hizmetleri alabiliyor. Üniversite olduğumuz için birçok sınıf var, toplantı odası var. Senede rakam vermeyeyim ama çok ciddi paralar harcanan bir kütüphanemiz var ve dışarıdan erişilemeyecek database’lere erişim şansı var. Dersler, seminerler, workshoplar var. Finans ve yeni nesil finans arasında bir fark var. Pazarlama ile yeni nesil pazarlama arasında farklar var. İK ile Startup İK’sı arasında büyük bir fark var. Girişimcilik bir anabilim dalı aslında. Ben bunu okudukça fark ettim. İşletme benziyor ama işletmeden farklılıkları var, işletmeyi okuyup bunu pat diye yapamazsın. Sadece girişimcilik dersi ile bunun olmayacağını da fark ettim ve girişimcilik programını başlatmak için başvuruda bulundum. İşletmeyle %80’i aynı belki ama işte yeni nesil finans, yeni ürün pazarlaması, stratejisi, İK’sı, başka ülkelere girişim… Bunlar bir anabilim dalı, başka konular bunlar. Bu derslerden alabiliyorsun. İki kişi biliyor burada yeni nesil finansı. Gel o zaman bizim MBA derslerine gir, iki haftada öğren bu işi. Bu tür yan faydalar oluyor. Bunu da tabii üniversite dışında kurulan bir kuluçka merkezi sağlayamaz. Menajerimiz var, direktörümüz var, ayrıca muhasebe, support, communications… Mesela finansmana gideceksiniz, dışarıdan bir şirketten destek almaya kalksanız ayda 8-10-12 pay istiyorlar. Startupsın sen parayı veremezsin ki. Verebilecek olsan zaten oraya gitmezsin. Business analyst. Biraz önce izliyordum, ben programcı değilim diyordu arkadaşlar. Ben işletmeci değilim, iş planı desteğine ihtiyacım var. Hukuk desteğine ihtiyacım var… Bunların hepsini offer edebiliyoruz. Üniversitede var bunlar. Advanced services dediğimiz, bence en önemli olan –bunları bilmiyorsanız zaten çıkmayın yola- birinin size parayı verdikten sonra arkasını dönmemesi yani o insanın size vereceği sektör bilgisi. Bunu sağlamaya çalışıyoruz. Bunu tabii üniversite olarak sağlayamıyoruz. Burak’ı tanıyoruz, TOBB ile ilişkilerimiz var, Türkiye’de who’s who’nun tamamını tanımaya çalışıyoruz yüksek oranda. Belki üniversiteden 3-4 kişiye ama üniversite dışından 30 kişiye ulaşıyoruz ve insanlarla match etmeye çalışıyoruz. Angellar var, üniversite olarak içimizde angel network oluşturmuyoruz, onu dışarıda kuruyoruz. Üniversite işini yapsın diyoruz. Üniversitenin işi ticari tarafına girmek olmasın diyoruz. Business model nedir peki? Bunları inceledik, birkaç tane model baktık, girişimciden kira istemeyeceğiz, 500 lira bile kira istemek yanlış. Adamın parası yok ki işe başlıyor. Para da koyamayacaksın üniversite isen. İşi çamura bulandırmayacaksın. Bu işi benimle yapacaksın da demeyeceksin, ben seni kuluçka merkezine koyuyorum. Bu işin finansının saati 100 lira, olmaz, bitti. Nereden istiyorsa oradan alsın. 30 liraya buluyorsa muhasebe hizmetini 30 liraya, 10 liraya buluyorsa 10 liraya alsın. Ya da kardeşi muhasebeciyse kardeşine yaptırsın. Bazı kuluçka merkezlerinde 10 bin 15 bin gibi bir ceed koyuyorlar ve karşılığında tüm hizmetleri benden alacaksın diyorlar. Aynı hizmeti pahalıya veriyorlar ve oraya çok başarılı bir kuluçka merkezi şirketi çıkıyor. Kuluçka merkezinin gelirleri çok sağlam ama şirketlerin hepsi batıyor. Kuluçka merkezinin başarısı, o şirketin gelirleriyle ölçülmez, o merkezden çıkan şirketlerin gelirleriyle ölçülür. Mesela IEM Lion, 25 tane şirket çıkarmış ve bir tanesi batmış. İnanılmaz bir oran… Sektörde beklenen oran %50 başarı. Biz bunu üniversiteleri kullanarak %70-80’lere çıkarabiliyorsak muhteşem bir oran bu. Çetele hesabı liste tutuyoruz. Sekreterlik şu kadar aldı, İK bu kadar aldı, kurumsal iletişim 30 saat aldı, mentoring şu kadar aldı. Ondan sonra batan varsa o listeyi yırtıp atıyoruz. Bakıyoruz şirkete, 300 bin lira harcanmışsa, bakıyorum 15 bin lira yardım yapmışız. %5’i benim diyoruz. Exit anında bu ücreti alıyoruz. Business hakkımız bu. Yani başta para istemiyoruz ama şirket koparken ufak payımızı geri alıyoruz. Buradaki amacımız başarılı şirket çıkarmak. Biz yaptık oldu, siz de yapın deyip başka üniversiteleri ikna etmek. %5 ile ciddi başarılı exitler yapan olursa belki para görürüz ama 5 sene 7 sene para görmeyeceğiz muhtemelen.

Türk girişimcilik ekosistemi hakkında birkaç şey söyleyip kapatacağım. Ondan sonra biraz soruya vaktimiz kalıyor galiba. Genelde Türk girişimcilik ekosisteminin zayıf olduğunu düşünüyorum. Türklerin kafası girişimciliğe uygun değil falan tamam ama bütün olarak baktığımız da ekosistem de zayıf. Almamız gereken çok yol var. Şimdi herhangi bir ekosistem için üç tane oyuncu var: Kamu, özel sektör ve üçüncü grup dediğimiz angelar. Devlete baktığımızda baya bir şeyler yapılmaya çalışılıyor ama bana sorarsanız bazı şeyler yanlış yapılmaya çalışılıyor. Bir şeylere araya bir özel sermaye koymadan parayı hibe etmesi yanlış. O paranın batmaması için o işin peşinde koşacak birilerinin olması lazım. Bu nasıl olur? Mesela İsrail’de ve Yeni Zelanda’da gördüğümüz fonları fonunun oluşturulmasıyla olur. Özel bir fon yöneticisi grubu vardır. Bu grup iki lira bulur. Devlet onlara bir lira verir. Üç lira ile şirketlere yatırım yapılır. Ama yatırım kararını özel fon yatırımcıları yaparlar. Adamın iki lirası var işin içinde. Dolayısıyla o paranın batmaması için elinden geleni yapacak. Sen bu işin içine özel sektörü koymayıp al bir lirayı dersen o para batar. Çünkü önemli olan o para değil, o işin mentöring coaching’ini yapacak grubu paranın peşine takmak. Sermaye, ikiyi koyduğu zaman o şirket batmasın diye elinden geleni yapıyor. Kendi bilgisini kullanıyor, esas ihtiyaç olan o. Dolayısıyla, birçok kaynak var şu anda ve bu kaynakların bir kısmının yanlış kullanıldığını düşünüyorum. Özel sektör var, melek yatırımcılar benim bildiğim kadarıyla var, etohum 2.0 melek yatırımcı denebilir değil mi? Facilitator’dünüz 1.0’da, şimdi küçük bir fon kurdunuz ve melekliğe başlıyorsunuz ağır ağır. Ben sürekli yeni melek yatırımcı şirketleri öğreniyorum. Bilen varsa söylesin. Ben burada kesinlikle uzman falan değilim, yanlış anlamayın, ben öğrencisiyim bu işin. Venture deallar daha büyük kapsamlı Mavi, Migros gibi firmalara giriyorlar. STK’lar… Siz STK idiniz belki ilk zamanlar, şimdi angel’lığa terfi ediyorsunuz. Bir şeyler var ama bunu daha önce de söyledim, burada eksik parça üniversiteler. Özellikler sizin yaptığınız konularda üniversite olmadan girişim yapmak çok zor. Gördüğümüz bütün başarılı hikayelerde üniversitenin etrafında bir ekosistem oluşturuluyor. Türkiye’nin esas eksiği burada. Devlet girişimciye yatırım yapmıyor diyemem ben Türkiye’de. Angel yok da diyemeyiz, para yok da diyemeyiz, STK’da yok diyemeyiz. Maalesef bu işi doğru yapmaya çalışan üniversite sayısı çok çok az. Esas problemimizin orada olduğunu düşünüyorum. Biz buna aday olduk çünkü amacımız bir model oluşturmak. Neler yapıyoruz? www.birfikrinmivar.com. 1 milyon ödüllü falan diyoruz aslında ama öyle değil. Ama şirket kuruluyor, meleklerden 200-300 bin bulunuyor ve şirket kuruluyor. Bunun birkaç ortağından birisiyiz biz, akademik ortağıyız. Okul içinde bir yarışma yaptık, öğrencileri buna heveslendirmeye çalışıyoruz, tahmin edeceğiniz gibi ilk fikirler waffle yapmak, kumpir yapmak… Adamın iyi fikir dediği şey waffle ile kumpiri birleştirmek. Öbürü geliyor dürüm yapma fikriyle geliyor, ama özel dürüm… Bunları reddettik ki öğrencileri biraz daha farklı şeyler düşünmeye itelim. Oluyor, bu arada bizim öğrenciler hazırlıkta ve birde henüz.

Seyircilerin Soruları Üzerine Konuşulanlar:

-Okulumuzda MBA, EMBA, elektrik master-doktora var, endüstri, makine ve bilgisayarda master ve doktoraya bu sene başvuruyoruz.

-Bize 27 master öğrencisi geldi ilk sene elektriğe. Bunların en az yarısı üretim derdinde. Benim amacım kalifiye yüksek lisans öğrencilerini doğru yönlendirmek istiyoruz. Sadece makale yazıp akademisyen olayım diyen değil, bir şeyler üretip zengin olma çabasında olan öğrenci de istiyoruz. Biz yüksek lisanstan para almıyoruz. Master’dan da almıyoruz. Bence bu işten para alan üniversite, üniversite değildir. MBA paralı, çünkü profesyonel diploma. Elektrik doktorasından, masterından para almıyoruz, üstüne para veriyoruz. Yani Tübitak’tan para alamıyorsa biz veriyoruz ayda 1000 lira. Üzerine yemek falan da veriyoruz. Öğrenci sürünmesin, biz onunla şirket kuracağız, açken olmaz bu. Amerika’da master doktora için para alındığını duymadım ben.

-10000 kadın projesini girişimcilik merkezi yönetiyor. Goldman Sachs’ın kriterlerini uyguluyorlar. Ben size kriterlerini söyleyeyim: İşletme eğitimi almamış olmak, bu eğitimi kendi parasıyla alamayacak durumda olmak, yani under served diyorlar buna, bir iş fikri olmak veya çalışan bir işi olmak, bir de interwiev’da en yüksek notları almak. İlk roundu ben çok iyi hatırlıyorum. 1100 kişi başvurdu ve 35 kişi seçildi. Dolayısıyla hiç şüphem yok, iyi fikri olan 200 civarı kadın dışarıda kaldı. Bu üç sene devam edecek bir program, devam etmenizi öneriyorum. Buradakiler bahsettiğimiz high tech, high impact projeler olmuyor. Çoğu şunun gibi, motosiklet kuryelerine koruma eldiven yapan atölye gibi falan. Önemli işler ama hiçbir zaman 100 milyona ulaşacak işler değil. Daha lokal işler, zaten o programın amacı o. Özellikle lise mezunu olmayan insanlar bile katıldı. Hatta İstanbul dışında bile yapmamızı istiyorlar.

-Ben bu işe başladığımda Avrupa’da gittim üç dört tane tesis gördüm. Mesela Barcelona’dakinde kuluçka merkezinde bir ön araştırma ofisi vardı. Dört tane bilgisayar koymuş, bir tane kütüphane var ve bir tane gezinen kaynak var. Sokaktan fikri olan adam geçerken giriyor ve çalışmasını yapıyor. Bizim amaçlarımızdan biri de bizim ofislerimizden birini bu hale getirmek. Kim olursan ol, gel ön araştırmanı yap, üniversitenin database’inden faydalan, kütüphanesinden faydalan, yer varsa da akşama kadar otur orada, sonra gel tekrar çalış. Bunlar sokaktan gelen insanlar olabilir, üniversite öğrencisi olmana bile gerek yok. Sonrasında kuluçka merkezine girmen de mümkün. Biz kimseye hangi üniversiteden geldiğini sormuyoruz ki. Fikrinin kalitesine bakıyoruz. Özellikle mobile, internet, application türü fikirlerin varsa girme ihtimalin biraz daha yüksek. Onların time to market’ları daha kısa, sermayeleri daha düşük. Yüksek lisansa da başvurabilirsiniz. Dolayısıyla sadece kendi öğrencilerimizle kısıtlı bir imkân değil. Herkese açık ve bunu biz proof of concept olarak oturtmaya çalışıyoruz. Özyeğin Üniversitesi’nin bir merkezi değil bu, girişim merkezi. Keşke çalışsa, başka üniversiteler de kopyasını çekse. Sizler de okulunuza gidin, onların neden bunu yapmadığını sorun. Faydası olabilir. Çünkü bahsettiğiniz okullar çok baba okullar yani onların bu işi bize öğretiyor olmaları gerekirdi, onların bu işi çok önceden yapıyor olmaları gerekirdi. Teknopark kurup kira geliri elde etmek marifet değil. Girişimcilik öyle desteklenmez, üniversitenin bütçe açığı öyle kapatılır.

-Arada bir bizim üniversitemizin sitelerine göz atın. Senede üç dört tane işinize yarayacak proje yapacağız. Ücret falan da almıyoruz. Sizler için buradayız, bunu anladınız sanırım. Hepinize çok teşekkür ediyorum.

 

 

government,politics news,politics news,politics
Serdar Turan – Infomag 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Serdar Turan

Şirket: Infomag

Konu:  Infomag

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: ,
Serhat Akkılıç, Sinan Günal – Project House 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Serhat Akkılıç, Sinan Günal

Şirket: Project House

Konu:  Project House

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: , ,
Oktay Yılmaz – Hizlial.com 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Oktay Yılmaz

Şirket: Hizlial.com

Konu:  Hizlial.com

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: ,
Turgut Derman, Murat Görgüner – Webdenal.com 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Turgut Derman, Murat Görgüner

Şirket: Webdenal.com

Konu:  Webdenal.com

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: , ,
Emrah Olgun – Tart.com.tr 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Emrah Olgun

Şirket: Tart.com.tr

Konu:  Tart.com.tr

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: ,
Murat Özer – Kobimaster 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Murat Özer

Şirket: Kobimaster

Konu:  Kobimaster

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: ,
Şencan Özen – Reklam Store 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Şencan Özen

Şirket: Reklam Store

Konu:  Reklam Store

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: , ,
Veysel Karakaya – Memlekettengelsin.com 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Veysel Karakaya

Şirket: Memlekettengelsin.com

Konu:  Memlekettengelsin.com

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: ,
Benan Arıgil, Ercan Çalışkan – Duello Games 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Benan Arıgil, Ercan Çalışkan

Şirket: Duello Games

Konu:  Duello Games

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: , ,
Erdal Kaplanseren – PCNet 25 Aralık 2010

Yer: İstanbul

Tarih: 25/12/2010

Konuşmacılar: Erdal Kaplanseren

Şirket: PCNet

Konu:  Erdal Kaplanseren ile keyifli bir sohbet

government,politics news,politics news,politics
Tarih: 25/12/2010 | Kategori: etohum.tv | Yazan: Kaan Caliskan
Etiketler: ,