Yer: İstanbul
Tarih: 29/01/2011
Konuşmacılar: Tuğrul Tekbulut
Şirket: Logo BS
Konu: 29 Ocak 2011 Cumartesi günü Bahçeşehir Üniversitesi Fazıl Say Konferans Salonunda yapılan Etohum Girişimclik Zirvesinde, Logo Business Solutions Yönetim kurulu başkanı Tuğrul Tekbulut’un konuşması.
Burak Büyükdemir: Öğleden sonraki ikinci konuşmacımız, Logo Business Solutions Yönetim Kurulu Başkanı, Kurucusu Tuğrul Bey.
Tuğrul Bey’den sonra da geçen sene ve daha önceki senedeki etohum girişimlerini dinliyor olacağız, pardon, ilk önce Nokia E-tohum Fonu var ondan sonra da diğer hikayeleri dinliyor olacağız ve en sonunda da bu sene seçtiğimiz adayları açıklıyor olacağız. Tuğrul Bey’i ben sahneye davet ediyorum.
Tuğrul Tekbulut: Herkese merhaba. Çok teşekkürler, Burak Bey beni davet ettiğiniz için. Girişimciliğe çok inanan bir insanım. Bu tür konuşmalardan 10-15 tane yaptım. Yani hatta bir zamanlar kendimi bir şekilde hani girişimcilik konusunda bir misyon sahibi insan olarak da gördüm. Gittiğim birçok yerlerde girişimciliklerle ilgili organizasyonlar kurulmasını sağladım. Sivil toplum örgütlerinde, örneğin bu konuyla hiç alakası olmayan TÜSİAD’da girişimcilik çalıştırma grubu oluşturdum ve böyle konferanslardan 3 tanesini yaptık. Sonra kapatıldı. Türkiye’de girişimciliğin herkesin o kadar da çok ilgisini çekmediğini gördüm. Ama bugün girişimciliğin artık bir sosyal ihtiyaç olarak bizzat girişimci olmak isteyen insanlar tarafından tartışıldığını görmek çok güzel bir şey. Beni buraya da davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Çünkü ben de kendimi açıkçası bütün hayatımı bir girişimcilik öyküsü olarak geçti ve sanırım böyle de devam edecek ve böyle sonlanacak.
Girişimciliğin ben bir ruh hali olduğunu düşünüyorum. Bu iş böyle gitmez, bu niye böyle, ben bunu değiştirebilirim, yaparız abi, olur abi, böyle bir tarzdır bu. Her zaman bardağın dolu olan tarafını görmekten gelen bir şeydir. Aslında toplumda az bulunan insan türüdür. Okumalarımda şöyle bir şey görmüştüm: “insan ruhu genelde kaygılıdır” diye, bunu da bilimsel olarak açıklıyorlar. Çünkü içimizdeki girişimci olan insanlar, yani riski seven insanlar, işte uzak yollara çıkıp, vahşi hayvanlar tarafından yenmiş, zehirli mantarlara en önce onlar atlamış ve ya okyanuslarda boğulmuş insanlar oldukları için geriye kalan insanlar daha çok kaygılı ve daha çok tedbirli insanlar olarak söyleniyor. Genelde insan halinin, ama onlar da olmasıydı, bu insanlar da olmasaydı, Amerika’nın hiçbir zaman keşfedilemeyeceği, birçok buluşun hiçbir zaman yapılamayacağı söyleniyor.
Çünkü aslında yaptığımız her yenilik bir risk içermektedir, aynı zamanda bu risk bizim hayatımıza dahi mal olabilir. O nedenle ben diyorum ki bugün eğer biz bu noktalara gelmişsek her konuda bunu bir takım girişimcilere borçluyuz. Ve Türkiye’nin en kötü zamanlarında bakması gereken tek şey vardır ve bütün toplumlarında, girişimcilik ruhunu yeniden canlandırmamız lazım. Çünkü bu iş böyle gitmez dediğimiz zaman ya da biz bu problemi çözeriz, yaparız abi deme ruhu çok önemlidir. Bu ruh halini kaybeden toplumların pek fazla ilerleme şansı yok. Ama bu ruh halini bir şekilde amplifiye edebilen ortamlar oluşturan, örneğin böyle bir ortam bu konuda çok faydalı.
Bu toplumlarda katlanarak büyümeler görmemiz mümkündür. Bu toplumların kendilerini yenilemesi demektir bu. Girişimcilik, toplumu, ekonomiyi yeniler. Yaptığım konuşmalarda en çok dikkat çekmeye çalıştığım konulardan bir tanesi şuydu: Forbes Dergisi Amerika’nın en zengini, Dünya’nın en zengini listelerini yayınlıyor. Amerika’nın Forbes Dergisi’nin 1980-200 yılları zenginleri var. İlk 20’si var, hiçbiri birbirinin aynısı değil. Ama Türkiye’de, Türkiye’nin ilk 20 zengini 1980’de de aynıydı, 2010 yılında da aynı. Bu bize şunu gösteriyor arkadaşlar, ekonomi kendini yenileyemiyor. Yani eğer bir toplum, ekonomi yeni fırsatlar yaratabiliyorsa yeni zenginlikler üretebiliyorsa kendini de yeniliyor demektir.
Yani değer belli bir alanlardan başka bir alana gidiyorsa demek ki bu değeri görüp, değerlendirebilen veya bu değerleri ortaya çıkarabilen bir yapı var demektir. Bu nedenle Amerika hakkında çok fazla laf söylendiği zaman ben buna şunu söyleyebilirim, kendini gerip, hala yıkıp, yeniden yapabilen bir toplum olarak ben Amerika’nın geleceği hakkında çok fazla kötümser olamıyorum. Evet sorunları olabilir, her toplumun sorunları olabilir, ama adamlar bunu yapabiliyorlar, biz kendimize bakalım. Biz kendimizi bu kadar hızlı yenileyebiliyor muyuz? Ve bunu yenilemek için ne yapabiliyoruz. Yeni fikirler, yeni kişiler toplumda ne tür reaksiyonlar yaratıyor. Bence bunlara çok bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Şimdi arkadaşlarımızın, bizim yaşadığımız gerçekten ciddi bir girişimcilik öyküsü anlatayım. Bilgi sektöründe başladık. Bilgi sektöründe şöyle bir şey var, bilgi üretmek istiyorsanız, geliştirmek çok zordur. Ama çoğaltma ve kopyalama maliyetsizdir. Farklı bir ekonomik model vardır, yani bir kere başarılı olduysanız başarı başarıyı getirir, yani pozitif feedback sistemi vardır. Halbuki sanayi sektöründe bu yoktur. Sanayi sektöründe işle birlikte masraflar da büyür. Halbuki bilişim sektöründe gelirler büyüdüğü zaman masraflar büyümez, masraflar o kadar büyümez. O nedenle de girişimci için başlangıç sermayesi ve ilk baştaki yatırımlar büyük olabilir, ama zaman içinde eğer satışları artıyor ise birim maliyetler ciddi şekilde düşmeye başlıyor. Bu hem avantajımız hem de aynı zamanda dezanvatajımızdır. Bu ekonomik modeli Türkiye’de kimse anlamamıştır. Çünkü Türkiye’de insanlar fizibilite yapmak isterler. Bilişimin fizibilitesi çoğunlukla olmaz. Facebook’un fizibilitesi olabilir miydi? Yani Facebook’u zaten filmini seyrettik. Mark Zuckerberg’e kimse para vermedi vs., ama hangimiz verebilirdi ve ya bunun bilinen fizibilite kurallarına göre dosyası çıkarılabilir miydi? Çıkarılamazdı.
Aynı zamanda hangi mühendislik okulunun hangi hocası hangi ar-ge departmanı bir facebook çıkartabildi? Çıkartamazdı, yani bunlar tamamıyla yaratıcı fikirlerin getirdiği şeyler. Bunları görebilmek gerekiyor, özellikle eğer ABD’de Kaliforniya bölgesinde bu iş patlama gösterdiyse, bununla ilgili ekosistemin kurulmasından ileri geliyor. Arz talep kanunları burada işlemez. Hatta şöyle söyleyeyim. 1- Başarı, başarıyı getirir. Yani sektörün öyle bir şeyi vardır, sektör tekel yaratmaya eğilimlidir. Yani bir mobil operatör diğerlerinin önüne geçiyor ise herkes ona doğru gitmeye başlamıştır ve ya ne bileyim ben Windows diğerlerinde daha çok kullanılmış bir işletim sistemi olduysa herkes Windows’a doğru gitmiştir çünkü toplumun maliyetlerini düşürür.
Tam tersi ne zaman olur, bunu bu noktaya gelen firma, tüketicinin aleyhine kullanmaya başladığı zaman piyasa reaksiyon göstererek alternatifler aramaya başlar. Onun ötesinde bu sektörün böyle çok güzel yanları vardır. En büyük sıkıntılardan bir tanesi yalnız, ürettiğiniz her şey anında korsanlar tarafından kullanılabilir. Yanımda duran arkadaşım diyor ki sizin ürünlerinizin daha fazlası korsan olarak kullanılıyor. Maalesef burada da böyle bir riskle karşı karşıyasınız. En sonunda söyledim başarıyı sürdürmek en zoru. Teknoloji şirketinde çalışıyorsanız, teknoloji çok hızlı değiştiğinden dolayı, yani orada ayakta durmak çok zor. Başarıya ulaşmak güzel, ancak başarıya ulaştığınızı düşündüğünüz anda sizi başarıya götüren sebepler sizin başarısızlığınızın ana nedeni haline gelebiliyor. Onun için hata kendinizi yeniden kurup, yeniden yapmayı bile göze almanız gerekebilir.
1984 yılında kurulmuşuz. 8 tane mühendis niye bunu yapar? 1. Çok fazla iş olanağı olmadığından dolayı, 2. Bu işler bizi tatmin etmez dediğimizden dolayı oluyor. Kullanılmış bir Apple’ı ortaklarımızdan bir tanesi Almanya’daki arkadaşları aracılığıyla kaçak olarak bir almanın bavulunda getirdi. Türkiye’de bir Tektronix Osiloskop alabildik, elektronik işler de yaparız vs. diye. O Apple’ın kutusunun içinde de bir tane Sinclair Spektrum gelmişti. Ve mekan çok meşhur bir yer; Yazıcıoğlu İş Hanı. Bence Türkiye2nin ilk teknoparkı demek lazım. Buradaki No:66, bugün depo olarak kullanılıyor, sanırım kiraya vermeye bile tenüzzül etmiyorlar, çünkü orada kimse kiralamaz bile. İşte bizim gibi arkadaşlar burayı kiralar, çünkü penceresi bile yoktur buranın. İşte bir Apple, bir Tektronix, bir Sinclair Spektrum. Neler yaparız diye koymuşuz, amacımız şu iş fırsatının peşinden gitmek değil. Burada çok daha sofistike konular konuşuluyor. Önce biz bir araya gelelim de bir şeyler yaparız durumundaydık. Apple’a program yazarız çünkü arkadaşlarımızın bir kısmı Apple’da çalışıyordu ve zaten hepimiz de hemen hemen Apple ile uğraşıyorduk. Apple da Türkiye’ye gelen ilk pcdir.
Apple’a add-on’lar yaparız, nitekim de yaptık. Kart tasarladık. Bir tane adam geldi dedi ki “yüksek frekanslı kereste kurutma makinası yapabilir misiniz çocuklar?”. Yaparız abi dedik. Commodore 64’ü getirenler vardı, buna bir modem istediler, o modemi de yaptık. Hepsi çalıştı bunların. Network kartlarını yapmadık. Ama yani bunların hiç birbirleriyle alakası yok. Şu gördüğünüz şey, yüksek frekanslı ağaç kurutma makinası, yani görmedik ama prensiplerini çözmüştük, uğraşsaydık, yapardık. Birkaç kere elektrik çarptı, bir tane arkadaşımızı o konuda görevlendirdik, ama çok kısa zamanda o arkadaşımız bir sevgili buldu ve ben yokum arkadaşlar dedi ve hemen grup bölündü. Halbuki o sırada yazılım sektörüne bir takım girişler oluyordu ama bizim bunlarla derdimiz yoktu.
Fırsatı kovalayan daha ticari kafalı arkadaşlarımız, IBM PC diye bir pc çıkmış, buna program yazmaya başladılar ve paket yazılım üretmeye başladılar. Biz tabi ki bunlarla uğraşmıyorduk. Yani biz naif mühendis dünya görüşü, ne olursa, işte problem getirin biz çözeriz, ama yine bir girişimcilik ruhu var ama ticari background sıfır. Teknolojinin olmadığı bir ülkede de bunları geliştirmek çok zor. Çünkü yanınızdaki adam teknolojiyle ilgiliyse size de bir şey söylüyor oluyor. Siz de oradan yetişebiliyorsunuz, beslenebiliyorsunuz. Girişimcilere yönelik hiç birşey yok. Bugün habire girişimciliği geliştirmek için devlet programlarından bahsediyorlar. Biz orada 66 numarada iş yaparken, insanlar bunlar terörist mi, bomba mı yapıyor diye gelip, soruyor, bu ekrana niye bakıyorsunuz bütün gün diye soruyor adam.
Yani bunu niye kimse gelip, satın almıyor, bunu anlatmamız mümkün değildi. Toplumun teknolojiye soğuk ve uzak olduğunu söylememiz lazım, hala toplumumuzun bir teknoloji toplumu olduğunu söyleyemem. Yani herkesin iphone, blackberry kullanması Türkiye’nin bir teknoloji toplumu olduğu anlamına gelmiyor. Ben bunu yaparım abi diyen bir topluma ben teknoloji toplumu diyorum. Tabiki talep yetersizliği var, bir de bu ortaklığın psikolojik sorunları ortaya çıkmaya başlıyor. Zaten 8 kişi bir ticari hedefi olmadan bir araya gelince, hadi birincisi dedi ki tamam ben gidiyorum arkadaşlar zaten evleneceğim, bunun içine giremem. Aileler demeye başlıyor, böyle saçma sapanlıklarla uğraşacağınıza evladım gidin bir yerde bir işe girin. Bunlar olmaya başlıyor. Nitekim şirket kısa zamanda 8 kişiden 4 kişiye düştü. Sonra da 3 kişiye düştü ve gerçek bir şirket haline geldi. 1985’te dağıldık ve Logo Yazılımı Tuğrul Tekbulut, Murat Kereçtimur ve Levent Mollamustafaoğlu, 3 arkadaş tarafından kurduk. Ve o sırada baktık ki IBM PC’ye program yazanlar para kazanıyor, biz daha iyisini yaparız diyerek bu işe girdik.
Ve Proplan diye bir paket çıkardık, çağının en iyi programı. Çünkü o kadar iyi yazılım biliyoruz ki bir pcyi konuşturma beceriniz olduğu zaman 64 kblık memoryden ben program çıkartmaktan bahsediyorum arkadaşlar. CPM PERT paketi yazdık, grafik ekranlarla filan 1600 tane aktiviteyi birkaç saniye içinde çözüyor. O sıralarda olan bu tür yazılımların en iyisi Fortran’da yazılmış, main frameden indirilmiş ve bu hafızalara da sığamıyordu. Bu nedenle bizimki olağanüstü bir yazılımdı ve biz de çok etkilendik, ne güzel yaptık falan diye, fakat hiç kimse etkilenmedi. 10 tane sattık 2 senede. O sırada bizi tanıyan bazı ağabeylerimiz oldu, onlar hala ağabeylerimiz, ya çocuklar bunları nasıl yaptınız falan filan diye, şirketlerde ürünlerimizi aldırdılar, bize yön gösterdiler, biz de onları mahcup etmeyen ürünler yaparak zaman içinde belli bir noktaya geldik.
Bunlar dediler ki bir anda muhasebe yazın da bir şeyler yapın. Tabi biz de böyle aşırı bir mühendis şirketi olduğumuz için muhasebeye makro diller koyuyoruz sene 1985 arkadaşlar. Ondan sonra oturup, bir tane de reklam yazdık. Bilgisayar diye bir dergiye verdik, bir kişi bile aramadı, ama bir kişi aradı. ODTÜ’den bir hoca evladım tebrik ederim dedi, bunu siz mi yaptınız dedi, evet dedik, bir daha da müşteri aramadı. Yani pop-up menü falan menü diye bir şey yok, kavram yok. Bunun sebebi biz apple programcısı olduğumuz için, biz programcılığı apple’ı disassamble ederek öğrendik.
Yani bence user interface denen şeyi apple keşfetmiştir. Yani insanları bilgisayarı sevdiren her türlü şey apple tarafından keşfedilmiştir. Biz de bütün o şeyleri, mikrobu oradan kaptık. Bir şey kolay kullanımlı değilse bizim için yazılım değildir. Yani menü diye bir şey yoktu IBM dünyasında. Biz böyle şeyler getirdik hatta daha üstüne falan çıktık. Kolay olmaya başladı, zaman içinde bunlar, ama müşteriyi, özellikle muhasebeciyi etkilemiyordu. Ama şunu ispat ettik biz program yazabiliriz. Zaten söylediğimiz proje planlama paketi de muhasebeyi çıkardıktan sonra satmaya başladı. Bizim gerçekten iyi bir şey yaptığımıza inandılar. Program yazabildiğimize inandılar. Sonra 1988’de artık doğru dürüst bir ticari başarı yakalayabilecek Logo Modüler Sistem dediğimiz bir ürün çıkardık. Türk atasözü, böyle bir atasözü yok ama o Yazıcıoğlu İş Hanı’nda müteahhit vardı, ya bunlarla ne diye uğraşıyorsunuz, müteahhit CPM/PERT’i çok iyi anlıyordu. MS Project daha yoktu, yeni başlıyorlardı ve çok kötüydü yani bizimki ondan çok daha iyiydi. Şunu söyledi bir muhasebe yazın, inşaatçılara yönelik işler yapalım, o adamcağızın sözünü tuttuğumuz için ticari başarımız 1988’den itibaren gelmeye başladı. 1996 yılına kadar doğru bir şey yapmışız ki 40 bin adet paket sattık. Bu 1989 ve 1991 arası bu sefer şirket bir marka olmaya başladı, artık şirkete işletmeciler girmeye başladı. Bütün saçma sapan diyen arkadaşlarımızdan, işletme fakültesinde okumuş, pazarlama bilen arkadaşlardan telefon geliyor, bir şeye ihtiyacınız var mı, yardımcı olalım mı, çünkü artık şirket milyon doları devirmiş, bizim gerçekten de onlara ihtiyacımız vardı.
3 yıl üst üste %100 büyüme, ilk 1 milyon doları tutturuyoruz, markaya yatırım yapmaya, kanal geliştirmeye başlıyoruz ki bu Logo’nun en önemli güçlerinden biri olmuştur. Tabi bu arada ortaklarımızdan Levent gitti. Boğaziçi Üniversitesi’nde hoca oldu, öğrencisi olan var mı aranızda bilmiyorum. Yerine Turgay geldi, böyle bir sürekli ortak değiştiriyoruz. Fakat çok enteresan bir şey; ortakların 3ü de memur çocuğu, kompozisyon hiç değişmiyor, bir hakim, bir öğretmen, bir asker, yani ortak değişiyor ama kontenjan, ama hiç bunları ayarladığımızdan dolayı değil.
Bir şekilde bunların çocuklarından birisi ben bu işi yaparım abi diyor, hadi sen de gel ortak ol yapalım diyoruz, bir bakıyoruz ne iş yapardı baban, bilmem ne, bakıyoruz kompozisyon bozulmamış. Böyle bir rastlantı da oldu. 1991’de ciddi şekilde teknoloji parçalamaya başladık ve Multibase diye bir yazılım geliştirdik. Çok platformlu, çok dilli bir veritabanı geliştirdik, bunu Boston’da Giocom 91* fuarına katıldık. Bu Jeffrey Tarter hala baktım yaşıyor ve yazılım eleştirmenliği yapıyor. PC Week dergisinde bizimle bir röportaj yaptı. Yıl 1991 arkadaşlar, bu fuara gelmiş en enteresan teknoloji Türkiye’den küçük bir firmadan diye yazdı.
Olay şuydu, Macintosh’ları, PC’leri ve UNIX makinaları aynı databasede kullanabiliyorsunuz, istediğiniz dilde kullanabiliyorsunuz, bu makinaların her biri farklı işletim sitemi CPU’lara sahip olsa dahi bunların aritmetik işlemcileri arasındaki problemleri hiç fark etmeden çözebilen bir platform geliştirdik. Ve tabi özellikle Maclerle Pcleri aynı network üzerinden kullanmaya kalktığınız zaman, ikisi de ayrı dünyalarda, birleştirebilen tek yapı bizim altımızdaydı ve bununla Sun Microsystem ilgilendi, çünkü bunu yapma çalışan bir tek onlardı, Sun bu işten vazgeçti, Macintosh’u networkten çıkardı maalesef satamadık bu ürünümüzü Sun’a.
Bundan 20 sene önce böyle toplantılar Amerika’da yapılıyordu, neyse ki bugün de bizim memleketimizde yapılabiliyor. Ve buraya da bir takım risk sermayesi kuruluşları bazı büyük firmalardan satın almacılar yani Bill Gates’in ortağının firmasından gelenler vardı, IBM’den gelenler vardı ve birçok ülkelerden, bu Giocom, Jeffrey Tarter organize ediyordu, Amerika’nın dışında geliştirilmiş yazılımlar ve teknolojiler fuarı diye. Sonra biz bunu oturduk kendimiz pazarlarız diye Kaliforniya’da LogoSoft diye bir şirket kurduk, yürütemedik, ortağımızla anlaşamadık. Bir türk arkadaş bulduk Türkiye’den tanıdığımızla pek bizim lehimize olmayan bir şekilde bu iş kapandı çok fazla detayını konuşmak istemiyorum. 1992’de Logo Gold diye ürünümüzü çıkarmaya başladık,iç piyasaya döndük ve artık işletmecilerin sözlerini dinliyoruz, onar bize diyorlar ki şöyle şöyle şeyler yapmalısın, tamam yaparız diyerek şunu çıkardık ve bu ürün Türkiye’den ilk ihraç ettiğimiz ürün oldu. Çünkü farklı dillerle çalışıyor, Rusya, o sıralar biliyorsunuz Sovyetler yıkılmıştı ve Türkler de büyük bir hızla oraya iş adamlarımız gitmeye başlayınca yanarlında bizim programlarımızı götürdüler ve biz Rusça çalışan ürünler üretmeye başlamıştık. Şimdi o günlerden bir resim, arkadaş siyah beyazdır, grafiker arkadaşımız sizin için renklendireyim dedi ve herkes şuna benzetiyor, Microsoft’un şöyle bir resmi vardır uzun saçlı falan, o resme çok benziyor.
Zaten Microsoft’un hazırladığı Türkiye’de bilişim tarihi kitabında da bizim bu resmimizi koydular. Biz ama hiç böyle düşünmedik, bu arada şunu söyleyeyim, bu bizim birlikte çektirdiğimiz ilk resimdir, o güne kadar o kadar çok acı çektik ki hiçbir resmimiz gözükmesin istedik. Yani bu artık şirket olmuşuz,artık gazeteciler bizle konuşmaya geliyor, belli bir noktaya ulaştıktan sonraki halimizi gösteriyor. 1993’te 5.5 milyon dolar ciro yaparak Türkiye’de uygulama yazılımları lideri olduk, IBM vs firmaları da katıyorum ve tüm bunların arasında ligte. Ve bu arada vergi rekortmen olduk. Yani şimdi şunu düşünün yanımızda 100 milyonlarca dolar yapan şirketler var, 5.5 milyon dolar ciro yapan yazılım şirketi vergi rekortmeni oluyor.
Türkiye’nin ne kadar basiretsiz olduğunun başka göstergesi. Yani bugün teşvik veriyorsunuz, biz onarlın 20de biri 30da biri 40da biri ciro yaptığımız şirketten fazla vergi veriyorduk. Bunu söylediğimiz zaman da Ankara’da kimseye anlatamıyorduk. Ankara’ya gidip gelebilecek durumumuz vardı çok şükür ama anlatamıyorduk. Şimdi geldiğimiz nokta çok daha enteresan tabi şunu görüyorum ki bizimle o dertleri yaşamış kuşak devlet yönetimine geldiği zaman bu oluyor. Şimdi acaba bugünün problemlerini devlet yönetimindeki kuşak anlayabiliyor mu, buna bakmak lazım. Bir toplumun inovatif olmasında herhalde bunun da çok büyük önemi var. Yani geleceğin büyük şirketleri belki buralardan, bu sıralardan çıkacak. Bu insanların dertlerinde, küçük dünyalarındaki bir takım problemler sizin masanızdaki çok daha büyük rakamlardan çok daha fazla önemli olabilir. Evet arkadaşlar bu çok komiktir yani 200 milyon dolar ciro yapan IBM ile biz vergi rekortmenliğinde IBM bir numaraydı biz iki numaraydık, bu büyük bir ayıptı be devlete teşvik vermesini anlattıktan sonra devletin bir yazılım şirketine destek veremeyeceğini öğrendik.
Çünkü devletin teşvik politikaları sadece ve sadece sabit sermaye yatırımlarını yapma üzerine kurulmuştu, yani onun için söylüyorum, yeni bir sektörü algılamaktan çok uzak. Fabrika kur diyor veriyim, ya biz fabrika veremeyiz ki, bu nedenle gittik o kocaman binayı yaptık, bizim ihtiyacımız yoktu. Çünkü alabileceğimiz tek teşvik oydu. Güzel oldu aslında ama işte sonra bize marketingciler şunu söylediler, biraz da yeni başlayan küçük firmalara bir şeyler üretin demeye başladıklarında ucuz bir ürün üretmeyi akıl ettik. Hani commodity anlamında adını da ben koydum. IBM ile 3 ayda 30 bin adet sattık. Bunlar enteresandır, küçük bir kamyonete yükleyerek gönderdik yazılımları resmini çektik, videoya aldık, çünkü bu Türkiye’de yazılım var mıdır derken yazılımın kamyonla gönderildiği ilk olay oldu. 94 ekonomik krizi yaşadık. İşte o bir takım başka problemler, tabi ilk hayatımızda enteresan bir şey oldu, artık bundan sonra da krizler dönemine başlıyoruz, 90larımızı maalesef, dünyada bilişim sektörünün en hızlı geliştiği dönemi Türkiye karışıklıklarla krizlerle geçirdi.Devlete anlatamamamızın sebebi aslında devletin de kendi derdine düşmesiydi. Açıkçası yenilik getirebilecek, cesaret gösterebilecek kimse yoktu.
İhracata başlayalım dedik, bir sürü oyun programı yazdık. Almanya’da satmaya başladık onları da. Çünkü ihracat yapmamız, fakat onlardan ciddi bir kar elde edilmedi, çünkü yani 100 milyonlara çıkmadığı müddetçe para kazanılamıyor. Türkiye’de ise kopyalarından binlerce oldu. Her kriz bize şey oldu, bu sefer de Murat gitti, ve her krizde, yani girişimcilikte ortaklı çok önemli bir husus, ortaklığın psikolojisini yönetmek çok önemli bir husus, işte problemler para çok olduğu zaman ya da paranın olmadığı zaman ortaya çıkıyor. Şimdi bu ekonomik krizler bu sorunları çok sık yaşamanıza neden oluyor. O gün insanlar diyor ki ben şirketi böyle yönetirim, o diyor ki ben böyle yönetirim. Çünkü gerçekten bütün işleriniz bir günde durabiliyor.
Siz bunlarla uğraşırken adam Seattle’da argesini de yapıyor, savaşlardan uzak, o bizim yanımızda körfez krizini yarattıkları zaman da biz gene bir durgunluk yaşamıştık ama bu kadar değildi ve her kriz bizden bir ortak eksiltti. Artık bundan sonra yönetim şeyleri devreye girmeye başladı. 95-97’de yeniden büyümeye başladık. Bu arada demin konuşmalarda geçiyordu. Ben sabahki Simit Sarayı konuşmacısını internette izledim. Girişimciyle yönetici aynı şey değil. Fakat bizim zamanımızda ve ya hala da öyle olmak üzere girişimci bir de işini yönetmek zorunda kalıyor. Bu ekosistemde girişimci fikir sahibini, venture capital girişim sermayesi ile buluşturduğunuz zaman bir kere venture capital her zaman işin içine bir yönetim fonksiyonu koyuyor yani dost arkadaştan aramak yerine işin içine iş mantığını getirecek insanları onlar koyuyorlar. Ama kendi kendimizi yönetici olarak yetiştirmeye karar verdik. Böyle bir kitap okudum. Bunu okuyanlar var mı aranızda? Bence herkes okusun.
Teknoloji ile ilgili girişim yapacak herkes. Çok klasik artık amazon’da bulunmuyor, elektronik kopya olarak bulunuyor. Ben şirkette insanlar sıkıntı yaşadıklarına gene bu kitabı okutuyorum. Vay be bütün problemlerimiz burada anlatılıyormuş dediler ve gerçekten çok önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum. İnsanların, şöyle anlatayım toplumun teknoloji geçirgenliğini anlatıyor. Teknolojiyi böyle ittirdiğiniz zaman toplumun neresine nasıl nüfuz eder, bunu çok güzel anlatıyor. Müşterinizi nerede aramanız gerektiğini, yeniliklere kimler açıktır, bu insanlarla para kazanılır mı kazanılamaz mı, para ne zaman kazanılır; yeniliklere açık olmayan insanlara yenilikleri satabildiğiniz zaman kazanırsınız gibi şeyleri çok güzel anlatıyor, tavsiye ederim.
Bu arada büyüme planlarına başladık. Bir ERP projesi geliştirelim dedik. Müşteri kitlemizi çok net bir biçimde kobiler diye tarif ettik. Halbuki daha önceki ilk zamanlarda müşterilerimizin çoğu büyük firmalardı. Özellikle büyük firmalar IT masraflarını küçültmek istedikleri zaman pcye geçmeye başlamışlardı. Onlarda şirketimize çok ciddi bir büyüme gelmişti. Çünkü en önce müşteri, teknolojiye de yatkın olanlar büyük şirketlerdi. Bizi o proje planlama paketi zamanında keşfedenlerde büyük şirketlerde çalışan okumuş ağabeylerimizdi. Almanya’da şirket kurmaya karar verdik, biz bu işi de yaparız, Amerika’daki olmadı, Almanya’da kuralım. Şuna da bakıyorduk, bugün gözümüze kestirdiğimiz bir şey vardı; GİOCOM fuarındaki yanımızdaki masada bugün adı Microsoft Navition olan firmanın sahipleri vardı. Adamlar bir Danimarkalı firmaydı ve onlar da 3 kişi ürünlerini göstermeye çalışıyorlardı. Biz bu firmayı çok beğeniyorduk, onlar da Macintosh mantığını çok iyi anlamış, user-interface’i çok iyi bilen bir şirketti, beğendiğimiz bir firmaydı.
Bu firmanın bazı işleri iyi yapamadığını fark ettik, biz dedik Almanya’da bunları yeneceğiz. Çünkü aslında Navition bir Danimarka firması olmasına rağmen başarı kazandığı ülke Almanya’dır. Biz de Türk iş firmalarına satarız, o zamanlar öyle bir şey çıkmıştı diye Almanya’da bir firma kurma şeyine gittik. Hatta biz Rusya’da da bir şeyler yaparız dedik. Ve aldığımız teşvik nedeniyle, onu kullanmak için Gebze’de bir tesis yapmaya başladık. Tabi bu arada madem Almanya’ya gideceğiz, bu business plan için IMKB’ye gidelim, private equity mi arayalım, venture capital mi arayalım, onlar da bizim gündemimize o zamanlarda girmeye başladı. 1995’lerde 1996’larda biz bunların arayışına geçtik, bir de 90’larda ne çok teknoloji maceraları yaşamışız. Valla çok enteresan şeyler yapmaya kalktık. Yani biz her şeyi yaparız, bizim önümüzde hiçbir şey durmaz dediğimiz için bazıları sonuçlanmayan çok büyük paraları arge projelerinde batırdık.
Multibase hala kullanıyoruz, artık bazı ürünlerimizde var ama tamamiyle artık piyasada kullanılan ürünlere geçtik. Quilt(?); orada gördüğünüz bir tane sakallı adam vardı, o Türkiye’de bizim üniversiteden arkadaşımızdı, bence ünlü bir matematik dehasıdır, Bir gün geldi dedi ki bu Java çıktı, Sun’da Java anlatılıyor ya ben bunu daha önce keşfetmiştim işte biz kullanıyoruz ya dedi, valla bilmiyorduk Ersin dedik, sonra bunu basın duydu, bilişim dergilerinde birçok röportaj yaptılar. Ersin gerçekten C++ bizi yetmiyor kardeşim diyerek oturdu Java’yı, Java aynen onun Quilt adını verdiği dille aynısı çıktı yani çok benzeyen bir şey olarak çıktı. Microsoft bir türlü webe geçmiyordu onlar dna architecture’ı destekliyorlardı, çünkü Java’ya rekabet olsun diye, biz dedik ki Microsoft ortamından vazgeçmeyiz, bugün .NET adına olacak bir sürü kompenenti oturduk kendimiz yazdık, Microsoft .NET diye çıkardı biz hepsini çöpe attık. Bazen şey anlatıyorum bizim belki de hayatta ticari olarak en büyük kayıplarımız oldu, ama başka ülkelerde olsaydık, bunlar işe yarardı. Yani heralde Quilt, Java’dan daha önce Kaliforniya’da icat edilmiş olsaydı, bizim merkezimiz orada olsaydı, belki şu anda herkes bu ürünü kullanıyor olacaktı.
.NET tabi ki Microsoft’un mutlaka Bill Gates’in ikna edilmesi gerekiyordu ve adamlar sonunda Bill Gates’i ikna ettiler, .NET’i çıkardılar, o nedenle de elimizdeki ürünler boşa gitti. Fakat bu, Amerika’ya götürdü beni yatırımcılar, sermaye arayışına, dedik ki Almanya’da ve Türkiye’de böyle projeler yapacağız, biz şunları şunları yapıyoruz, rakiplerimiz şunlardır, çok güzel bir iş planı hazırlandı. Amerika’da bizi kimse dinlemedi. Ve şunu söylediler, bunu da anladık ki o zaman bir ülkenin girişim sermayesi olacaksa o ülkenin kendi içinden gelecek başka bir yerden bunun gelmesi mümkün değil, adam bir tane masanın üzerine ayaklarını koydu. Meşhur yaptığı şeyler var yani venture capital aynı zamanda vulture capital diyorlar ya, akbaba kapital yani, aslında tefecinin öbür adı. Bir zenci koruma açtı, New York’ta bir şeyi çıkıyoruz, gökdelenden çıkıyoruz, her taraf güzel, tanıdığımız büyük bir şirkete açılıyor, biz inmiyoruz, en sonunda bir kata çıktık, yani leş gibi kokuyor, halılar 20 senedir değiştirilmemiş, kapının önünde bir tane zenci çıktı ne istemiştiniz, bizim randevumuz var bay bilmemkinle dedik, adam masanın üzerine ayaklarını koydu, Ben Boston’a şu şu şu faizle iskonto ediyorum, sen kim oluyorsun ya Türkiye’den dedi. Ondan sonra biz de o gün ben boşa uğraştığımıza karar verdim.
Zaten Türkiye’ye gelen yabancı sermaye de bu tür işleri desteklemek için gelmiyordu. Bu tür şeyler gelecekse Türkiye’nin kendi içinden gelmesi lazım, kendi insanımıza kendimizin inanması lazım, umarım ki şu anki yapılar içinde bunu görürüm E-tohum zaten böyle bir şey, umarım ki internet sektörümüzde bu mekanizmalar işliyordur. Bakın bu E-tohum bir devlet organizasyonu da değil, kendiliğinden oluştuğuna göre demek ki İstanbul’da bir internet kümelenmesi oluşuyor, bir şeyler olmaya başlıyor. Böyle olursa bunun sonu gelir, bizi kimse tutmaz, tutamaz.
Halka açıldık, halka açılmaktan önce, Murat ayrılırken şöyle söyledi ben dedi hisselerimi şöyle şöyle satmak istiyorum ama önce küçük bir kısmını bana 250 bin dolar veren birine satmak istiyorum, biz dedik 250 bin dolarımız yok sana veremeyiz, ama bildiğimiz Antalyalı okuldan bir arkadaşımız vardı, babasının hali vakti yerinde, ona telefon ettik, sen gelir bunu alır mısın, inceledi, inceledi, o da bilgisayar mühendisi, babası şey dedi ya bunun arsası yok, fabrikası yok, bunlar batarsa biz naparız evladım dedi, şirket 40 milyon dolardan halka açıldığı zaman o hisse 6 milyon dolar ediyordu.
Şunu söylemek istiyorum bu bahsettiğim beyefendi ünlü bir işadamı, iyi bir mühendis, 85 yaşında, Allah uzun ömürler versin, çok zeki bir insan, Süleyman Demirel’lerin sınıf arkadaşları döneminden yani o zamanın İTÜ öğrencilerinden, ama anlayamıyor, paradigmalar değişmiş. Ben çok iyi hatırlıyorum, Turkcell trenini kaçırdığı zaman kafasına şöyle vuruyordu, ah benim kalın kafam diye. Kafası sanayi sektörüne göre formatlanmış insanlar bunları anlayamadılar. İşte anlamak gerekiyor. Belki başka bir ekonominin bugün şu an tohumları atılıyor. E-tohum belki de buradan geliyor, bunu, mekanizmalarını anlamak gerekir. Onun içinde olmak lazım. Çünkü gelecek sene eğer biz 20 sene sonrasının ekonomisini kuruyorsak başka bir şeylerin içinde olması lazım. Herkes bana yazılım sektörü söylüyor, bence klasik anlamda yazılım sektörü bitmiştir, artık yazılım enabled sektörler yani yazılımın desteklediği sektörler önemi vardır. İnternet sektörü de böyle bir şey. Ben Hindistan’a gittim, bizim o Java’da bahsettiğim arkadaşımızın söylediğine göre büyük bir yazılım değirmeni. Yani milyonlarca insan var, sıraya girmişler, yazıyorlar, bunlarla mücadele etmek, rekabet etmek mümkün değil, ancak çok inovatif, çok yaratıcı şeyler yapmak lazım.
Ama bunu da bitireyim, Türkiye’nin bilgiyle yani, bilançosunun sol tarafında assetler yani varlıklar bölümünde elle tutulmayan varlıklar olan tek şirket olarak halka açıldık ve gerçekten de bunu herkes bankalar da bizi beğenmemelerine rağmen, arkadaşımızın babası da beğenmemesine rağmen halkımız bizi beğendi, insanlar kuyruğa dizildi ve gerçekten çok başarılı bir halka açılış oldu. Keşke ama hemen arkasından 2000 krizin gelmesi, biz 8 Mayıs 2000’de halka açıldık, Kasım’da ilk faiz krizi oldu, 19 Şubat 2001’de de biliyorsunuz anayasa masanın üzerine sertçe düştü ve Türkiye’nin en büyük krizi yaşandı. O momentum yitirildi. Bir de Amerika’daki internet bubble o sıralarda patlamıştı, Amerika’da bir şey zaten out denmeye başlandı, peki o zaman out, bizde de hemen dediler ki bu iş out. Başka da bir halka açılma, ondan sonra çok zorluklarla oldu, sanırım da yazılım sektöründen açılan olmadı, 2001 çok zor günler oldu. Yani halka yeni açılmışsınız, büyük vaatlerle girmişsiniz, piyasa olduğu gibi duruyor, hele müşterilerinizi kobiler diye tarif ederseniz, kobiler çok küçük firmalar.
Çaresini şunda bulduk, kimseyi işten çıkarmayacağız, Cuma günleri tatil, haftanın 3 gününü tatil yaptık, o günü maaşlardan kestik, tam bir yıl böyle çalıştık. 2002’nin başında durum düzelmişti. Çünkü şirketin çok ciddi bir başarısı olduğu için çok kısa zamanda çok nakit kazanması rahattı ve bugün de hala bizim şirketimizin turn over rate dedikleri yani insan değişimi çok azdır, şirketimizde 20 yıllık çalışanlar hala mevcuttur ve insanlar çalışmaya devam ediyorlar, öğrenmeye devam ediyorlar, yeni konular için araştırmaya devam ediyorlar. Biz de bir de böyle bir ödül vardır, 5.yıl, 10. Yıl, 15.yıl, ben ne zaman alacağım diye insanlar bunları beklerler.
2003’te bir başka şeyimiz oldu, belki sizin yaş grubunuzun gazete okuduğu dönemlere rastlamış olabilir. IBM bize geldi dedi ki sizi dünya çapında bir firma yapacağız, biz sizi biliyoruz, uzun zamandır izliyoruz. Sizi Java teknolojisine geçmeye bekliyoruz. İnanılmaz bir kapı açıldı. Biz de çok heyecanlandık, gerçekten bize bir danışmanlar atadılar, İngiliz ve Amerikalı. Şirkete gelen giden Amerikalının haddi hesabı yok ve bir sorunumuz olduğu zaman danışmanımız bize en, Amerika’daki arge laboratuarlarından birisi çıkıyor bize hemen telefona, sorumuzu çözüyor ve problemlerimizi, programlarımızı test etmek için ya Londra’daki IBM laboratuarına gidiyoruz, ya da Stutgard’a gönderiyorlar. Buralara girmek çok yasak olmasına rağmen biz böyle bir premier partner seçildik ve bu bizi biraz dolduruşa getirdi, öyle bir para harcadık ki 7 sene içinde 10 milyon dolar para harcamışız, bilmiyorum bakarsanız şeylerde Logo cirosuna göre Türkiye’nin arge lideridir, 6 senedir bunu hiç kimseye bırakmadı, Türkiye’nin arge sıralamasında bunlara Aselsan vs gibi kuruluşların dahil olduğu sıralamada da 11. geliyor, hala devam ediyor. Ancak bu ürünümüzden beklediğimiz ticari başarıyı hala alamadık. Alamadığımız nedeniyle de bilmem bilançomuza bakanlar varsa zarar geriyor o da sadece bu yüzden. Ürünün amortismanından gelmektedir, aslında şirketimiz para kaybetmemektedir, bu konuyu da söyleyeyim, belki yatırımcılar da vardır veya yatırım yapmak istersiniz, yani gerçekleri bilmenizde yarar var.
Bugün bunların hepsini atlattıktan sonra şimdi başka bir dünya yaşıyoruz. Şu an Türkiye 6-7 senedir devamlı bir sürekli bir büyüme gösterdi, yani bizde 2 sene büyünür, 3.sene kriz olurdu, şu anda böyle gitmiyor. Fakat tabi artık hayat o kadar kolay değil. Bir kere global rekabet var, artık dünya devleri oluşmuş ve Türkiye dünya ekonomisine çok açık bir ülke. Biz çeşitli şeyler yapıyoruz, bir takım küçük şirketlere yatırım yapabiliyoruz. Türkiye içinde geliştirilmiş bazı yazılımları satın alma yoluna gidiyoruz. Bir de buradan şu ortaya çıkıyor yani ben özellikle herhangi bir dertleri olduğu zaman yabancı yazılım alanlara çok çok sinirleniyorum. Yazılımlar aslında büyük ölçüde bir işi nasıl başaracağınızın yöntemini de anlatmaktadır. Türkiye’de eğer bir işletme ayakta kalıyorsa Türkiye’ye özgü çözümler bulduğundan kaynaklanmaktadır. Ben bunu Çin’e gittiğim zaman görüyorum, bugün Çin’deki şirketler bizim kadar iyi yönetilmiyorlar, çünkü dertleri değil. Çünkü rüzgarla ondan yana esiyor, Çin’de maliyetler çok ucuz. Ama Türkiye’de ayakta kalan şirketin çok daha farklı bir iş modeli var. Almanya’nın hiçbir şekilde değil. Onlardan bir şey çıktı, best practice hani en iyi model, yok böyle bir şey, herkesin kendi ülkesine göre kendi rekabet modelini geliştirmesi lazım.
Şimdi şuna baktık, bu yazılımlardan bir çoğu, hani biz belli bir boyuta geldik, birçok arkadaşımız çok önemli alanlarda mesela bu gemicilik, armatörlük yazılımı, bir sürü gemi bununla gidebilir. Bu adamcağızın büyüme şansı yok ve yani biz elinden tuttuk, bizde de bu bilgi yok, bilgiyi devraldık, kendi yazılım teknolojimizle harmanlıyoruz ve bu konuda bir çözüm getireceğiz. Zaten çözüm de çok kısa zamanda gelmeye başladı. Ve şu anda yeni misyonumuz şu; Türkiye’nin yazılım birikimi değerlendireceğiz, çünkü Türkiye’nin rekabet birikimi de bunun içinde yatıyor. Takma akıl kafada durmaz diye bir atasözü var. Yazılım Türkiye’nin aklıdır. Geliştirilmiş yazılımlar çalıştırılsın ya da çalıştırılmasın, içinde çok önemli bilgiler var, bunarlı değerlendirmeye karar verdik, kobilerin başarısına odaklandık.
Bunun için birçok işletme ile işbirliği yapıyoruz, kobilerin hayatı gerçekten zor Türkiye’de Sayın Mecit dedi k i3 milyon işletme var ve bu işletmelerin çoğu neyi neden yaptığını bilmiyor, yapanlar da birçok şeyi yanlış yapıyor. Türkiye’nin kobi profilini, portföyünü geliştirmek zorundayız, bu bence çok önemli bir misyon. Bizim için ticari bir misyon ama aynı zamanda da bir şekilde ülkemizin misyonu olması lazım. Ekonomimizin modelini değiştirmek kobilerden olacaktır, geleceğin kobileri de bu sıralardan çıkacak. Bu kobilerin hayatlarını kolaylaştıracak işler yapmak, biz hepsini yapamayız, yapmaya çalışan insanlarla işbirliği yapıyoruz.
İşte Garanti ile, Turkcell ile, TTNET ile ve sonda Alibaba ile işbirliği yaparak Alibaba’yı Türkiye’ye getirdik. Çünkü şuna karar verdik, benim kobim para kazanmazsa parasının hesabını yapmak için neden bir yazılıma ihtiyacı olsunki, önce para kazandırmaya yardımcı olmamız lazım. Araştırma şeyimiz hala devam ediyor, bu framework projeleri vardır, Euroca projeleri vardır, bunlara giriyoruz ve bunlarda gerçekten Türkiye’yi iyi şekilde temsil ediyoruz, bunu herkese tavsiye ederim, evet dosya hazırlamaları çok zor oluyor, belli bir boyuta, bir kere dış temas derlerdi ya, sporda başarılı olmak için, dış temas gerekli arkadaşlar. Bazı şeyleri çok iyi bilebildiğimiz gibi bir Alman şirketi ile yazılım şirketi beraber çalıştığınız zaman onlardan da çok şey öğreniyorsunuz ve önemli olan onları kendinize göre yorumlamak, kendinize hemen almak değil.
Şimdi geriye bakınca, ben sabahki sunumu izledikten sonra burada bitirecektim, bunu eklemeye başladım, neler yapmışız, neler yapmamışız, yani önceliği hep yaratıcılığa mühendisliğe vermişiz. Yani bizim için para kazanmak gibi bir hedef birincil olmadı. Bunu ben olumlu anlamda alıyorum. Şunu söylemek istiyorum; bu Türkiye’de çok da iyi karşılanan bir şey değil çok fazla kendimizi belki çok fazla yabancı dergi okumak, çok fazla Bill Gates okumak, çok fazla Steve Jobs dinlemek, ne yapıyor diye bakmaktan biraz kendimizi sanal olarak bir silikon vadisi şirketi gibi kurmuşuz. Bu biraz yanlış, nerede yaşadığınızı da bilmemiz lazım. Teknolojiyi parçaladık yani, gerek yok, çok çekmişiz bunlardan. Zamanımızın çok önünde olmuşuz yani .NET’i geliştirmesek de olurdu çünkü Microsoft nasıl olsa çıkartacaktı. O birikimlerimiz hala işe yaramıyor değil ama ticari olarak onlara önem vermek biraz çok zordu gibi geliyor.
Paraya çok önem vermemişiz, bence para aslında sonradan gelir, bence önce hedefe odaklanmak gerekiyor. Para için girişimcilik yapan insanların ben çok başarılı olduklarını görmedim. Yabancı dergileri biraz fazla okumuşuz, onları biraz. Pazarlamayı iyi kullanmışız, bunda da pazarlamaya işletmeye yardımcı olan arkadaşlarımız bize çok iyi akıllar verdiler, çok iyi öğrendik bu işi. Sağlam bir değerler kurumu olmuşuz. Bugün bana internetten mesajlar geliyor. Bizden ayrılmış arkadaşların benden de ismen bahsedecek misin diye buradan onlara selam söylüyorum ama isimlerinden bahsetmeyeceğim. İnsanlar bizden ayrılıp, başka ülkelere gitseler dahi hala bu takımın formasını giyiyorlar. Çünkü burada aldıkları değerler onları bütün hayatları boyunca başarılı kılan, farklılıklarını koymalarını sağlayan değerler olmuş.
Bununla da gurur duyuyoruz. Binlerce nitelikli kişi yetiştirmişiz. 10 binlerin işi olmuşuz. Gerçekten öyle, 10 binlerce kişi, bugün bir meslek haline geldi logo bilmek. Bu çok gurur verici bir şey. 100lerce girişimci yetişmiş, bunların çoğu bizim şirketimizden yetişti ve yetiştiği zaman neden bizden ayrıldın demedik. Biz bundan çok çekmiştik bu arada yani arkadaşlarımız Apple’dan ayrıldığı için, ben Apple’da çalışmıyordum, hani girişimci olma nedenlerimden biri de benim patronum felaket kötüydü, ben kesinlikle profesyonel çalışamam demiştim. Apple’ı şöyle sattılar arkadaşlar, yani bunu da bugün ilk defa söylüyorum; içine Z80 kartı koyup, Apple’ın biz netif(?) programını yazıyoruz, ucsd pascal var o zaman, Apple’ı konuşturabiliyoruz, 64 kb’a bile program sığdırıyoruz.
Müşterisine rakibimizin programını satmak için içine bir de Z80 processor, cpm o işletim sistemi kartı yükletip, ondan sonra da böyle program sattılar ki yeter ki biz batalım diye. Batıramadılar, onlar size daha fazla şey oluyor, ben şunu düşündüm, bizden ayrılan insanlar bizim kültürümüzü yayıyorlar, bu nedenle hala da onların faydasını görüyoruz, çoğunla da işbirliği yapıyoruz, bunla da gurur duyuyorum. 100 binlerin dostu olmuşuz.
100 binlerce şirketin diyorum, evet özellikle 80ler ve 90lar çok yüksek enflasyon dönemiydi, bir bakkal dükkanını bile çok iyi bir finans muhasebe yapmadan yönetmek mümkün değildi. Bunları da bizim gerçekten bakkallarımız çok güzel yapıyorlardı hani net değerleri bulmak, günlük değerleri bulmak, bunların her birini çok iyi biliyorlardı.
Hiç para kazanmadan 10 binlerin sevdiği ürünler üretmişiz. İnternette freeware diyorlar, bu ürün hiçbir zaman freeware olmadı ama korsan sitelerde satılıyor ama kullanan var mıdır, bilmiyorum. 10 binlerce kişi 10 parmak kullanmayı bu ürünle öğrendi.
Sermayemizi bu krizlerde 4 kez kaybetmişiz. Dünyanın en zor coğrafyalarında çok oynak bir ekonominin içinde olduğumuzu görmezden gelmişiz, bu biraz yanlışmış. İnternete çok geç giriş yapmışız, ama onu da yakında düzelteceğiz. Ve hiç desteklenmemişiz. Bugünkü desteklere baktığın zaman ama bunlar bizi napmış, daha bilemiş. Girişim bir olanaklar olayı değildir. Yani benim de param olsaydı ben girişim yaparım, girişim aslında olanaksızlıklardan çok daha başarılı şekilde oluyor, çünkü insan daha yaratıcı oluyor. Ama tabi ki daha fazla destek olsa daha iyi olur. Girişimi başlattıktan sonra tohum bir yerlerde büyüdükten sonra büyümesi için biraz su verilse biraz gübre verilse bence hiç de fena olmaz, bundan bütün ülke kazanır.
İnternet sektörü hakkında şunu eklemek istiyorum, çok inovatif bir sektör, gerçekten hayranlıkla izliyorum ve bu toplantıyı da organize ettikleri için gerçekten e-tohumu kutluyorum. Ben bunu 1991 yılında Boston’da görmüştüm, şimdi 2011 yılında Türkiye’de görüyorum, 20 yıl sonra ancak oluyor. Ama burada şu anda hala, bilmiyorum, büyük bankalardan, büyük şirketlerden yatırımcılar var mı, pek sanmıyorum. İstanbul’da artık çalışıyor bu iş, girişimci, yatırımcı, kullanıcı birbirini destekleyen bir yapı kurulmuş, bu çok güzel, yani Türkiye yazılımdaki birikimini yazılımcı olarak değil belki ama internette iş modelleri üreterek değerlendirmeye başladı.
Bu yemeksepeti ile markafoni ile iftihar ediyorum bunlar gerçekten çok güzel işler başarıyorlar. İnovatif ekonomi internet sektöründe kuruluyor arkadaşlar ve herkes de artık, şey diyorum eski tip sektörlerdeki insanlar da buradan örnek almaya başladılar. Şimdi herkes bir e-ticaret sitesi kurma derdinde, bakalım neler olacak. Benim derdim şu acaba güneş enerjisi konusunda projesi olan bir arkadaşımız da böyle bir yapıyı bulabiliyor mudur? Çünkü eğer onları bulabiliyorsak ve ya çevre teknolojileri konusunda, biyoteknoloji, nanoteknoloji girişimcisinin de böyle bir konferansı varsa böyle samimi, insanlar yan yana konuşuyorlar, bu dertler orada tartışılıyorsa, o zaman bu ülke bir teknoloji ülkesi olur diye söylüyorum. Çünkü Türkiye’yi hala otomobil yapmak için yeterli teknolojimiz yok diyenler parasına yön veriyorlar, bunu da kınıyorum. Teşekkür ederim.
Burak Büyükdemir: Soru gelebilir.
Seyirci: Tuğrul Bey, teşekkür ederim, öncelikle sunum için. Sormak istediğim soru şu; 10 yılların ötesine geçen ve belki yüzyıllara giden bir şirket kurmak için, sağlam bir şirket kurmak için, insan kaynaklarında ne gibi uygulamalar yapıyorsunuz? Örneğin hisse alım, hisse ödüllendirme imkanları var mı? 5-10-15 yıl gibi aşamalardan bahsettiniz, bu konuda bilgi verir misiniz? Teşekkür ederim
Tuğrul Tekbulut: Bir kere Türkiye’de biz hisse verdik fakat hisse yani stock option denen şey elemanlarımız tarafından hoş görülmedi, çok da normal çünkü hisse senedi veren şirketlerin bir kere Türkiye’de mevzuatımız izin vermiyor. Hissenin artması lazım ki elemanın hoşuna gitsin. Eleman diyor ki bana niye o kağıtları veriyorsun ki sende kalsın onlar sen bana para ver diyor. Bu nedenle bunu bu şekilde hala promosyon olarak kullanamadık. SPK Başkanı benim üniversiteden sınıf arkadaşım. Şimdi diyor ki en kısa şeyi getireceğiz, stock option sistemini getireceğiz. Çünkü stock option sistemi geldiği zaman hissenizin batmaması için spekülatörler tarafından şirketin onu bir şekilde satın alabilmesi lazım. Bir şirketin kendi hisselerini satın alması yasalara aykırı, insider tradinge giriyor. Bunlar çözüldüğü zaman stock option da çalışanlara bir ödüllendirme sistemi haline gelebilecek. Bizim verdiklerimizi de halka açıldıktan sonra da çocuklar 1.hafta da sattılar. Yani hiçbiri tutmadı elinde. Niye ya dedim, şirketinize güvenmiyor musunuz, abi ne olur ne olmaz dediler ve gerçekten de öyle oldu, yani patronlar o kadar kağıtları ellerinde tutmakları daha iyi durumda değiller. Keşke onlar d ao gün satsalardı denebilir. Çünkü kağıt o kadar düştü ki krizlerde 8 kere geri alabilirdik. Yani böyle şeyler oluyor maalesef, inşallah bu sorun çözülmesi gerekir, çok önemli bir konu, teşekkür ederim.
Seyirci: Başka ne gibi uygulamalar yapıyorsunuz acaba? Sürekliliği sağlamak için.
Tuğrul Tekbulut: Bu değerler sistemi çok önemli. Yani bir kere insana değer vermeniz lazım. Demokratik bir yapı kurmanız lazım. İnsanlara ne yapmaları gerektiğini değil de ne yapmamaları gerektiğini çok iyi söylemeniz lazım, yani bir kere bu çok önemli bir şey. Bizim işletmede sürekli olarak bunu yap, onu yanlış yapma denmez, herkesin lafı dinlenir. Bunu bir de bizden çalışan arkadaşları da gördüm, bazılarını. Onlara da sormanız lazım. En birincisi demokratik yapı. Demokratik yapı da şu; o insanların fikrini dinlemek olması lazım, onlara değerleri sunacaksınız ama fikirleri dinleyeceksiniz. İkincisi ödül sisteminin iyi olması lazım, hısım akrabanın değil de en başarılı olanın yükselmesi gerekir. Bu şekilde sürdürülebilir diye düşünüyorum.
Burak Büyükdemir: Arkada bir soru vardı.
Seyirci: Siz arge yapıp belirli bir yatırım yapıyorsunuz. Sonra başka bir firma(?) bir program(?) çıkartıyor. Yazılımcılar alıyor ve internetten sizin muhasebe programınıza benzer programı mali müşavirlere sunuyor. Buna karşı nasıl bir tutumda bulunuyorsunuz?
Tuğrul Tekbulut: Şimdi bence bu, açıkçası başka bir ülkede olsa olamazdı. Korkmuyoruz, ne yaparlarsa yapsınlar diyim. Ama yapılan şey yanlıştır. Çünkü bizim bir serbest piyasa ekonomimiz olduğunu söylüyoruz devlette pozisyon elde eden ya da devlet ile ilgili sivil toplum örgütlerinde bir pozisyon elde eden herkes oranın gücünü ticarete tahvil etmeye çalışıyor ve özel sektördeki bir sürü girişimi öldürüyor. Ancak ben onlara şunu söyleyeceğim, çok geçler, ama internet sektörüne de böyle bir şeyler yapıyorlarsa buradan çok büyük ses çıkması lazım.
Seyirci : İlk başta büyük şirketleri hedeflemişsiniz. Daha sonra business modeli değiştirmişsiniz, kobilere yönelmişsiniz. Bu kararınız nasıl oldu? Çünkü büyük bir değişim.
Tuğrul Tekbulut: Aslında bizim işletme diye bildiklerimizin hepsi kobiymiş. Büyük sandığımız firmalar da kobiymiş aslında. Ancak büyük işletmelerden bazıları bizi çok iyi kullandılar. Biz de en güzel satışlarımızı onlara yaptık. Neden? Bir inşaat şirketi şantiyesine, mainframe’inden terminal çekmeye çalışıyordu. O paranın 10da birine bizden ürünler almaya başladılar ve biz böyle çok güzel bir yayılma sağladık. Bu açıkçası bizim para kazandığımız alanı oluşturdu ama müşteri tabanımız gene kobilerdeydi. Biraz strateji çalıştıktan sonra dediler ki müşterinizi çok net tarif edin artık.Çünkü şuna karar verdik; büyük şirketler bizi stratejik nedenlerle almıyorlar, taktik nedenlerle alıyorlar. Bugün masrafımızı azaltmamız gerekiyor diyor, o gerçekten de doğru bir kararmış.
Seyirci: Şimdi, ben Logo Yazılımı hep şey düşünmüştüm; böyle Pascal üzerinde sadece muhasebe yazılımı yapan bir platformu kullanan yazılım grubu olarak düşünmüştüm ama şimdi bugün analdım ki işte multibase gibi ya da işte quilt gibi mimari işler de yapılmış. Ama bunlar hiç sahaya sürüldü mü? Mesela Linux üzerinden çalışan bir Logo yazılımı var mı?
Tuğrul Tekbulut: Logo’nun şu an Linux üzerinde çalışan bir yazılımı var. Piyasada değil. Dediğim gibi bunu çok yakında göreceksiniz, farklı bir iş modeliyle çıkartacağız. Bahsettiğimiz Java yatırımı her türlü platformda çalışmaktadır. Yani Logo’nun çok ciddi mimari ve teknoloji birikimi vardır. Bunlar ürünlerimiz içine yansımıştır. Örneğin Quilt’i nasıl kullandık, biliyor musunuz sonradan. Syntax’ını Visual Basic’e çevirdik. Böylece bütün partnerlerimiz, Logo’nun bayileri onunla program yazar hale geldiler. Aslında altında Quilt çalışıyor. Ama onlar Visual Basic ile yazıyorlar. Çünkü Quilt’in syntaxını kimseye öğretemeyeceğimize karar verdiğimiz için böyle bir şey yaptık Tabi artık Java’ya geçtiğimiz için Quilt’i de sona erdireceğiz, zaten 15 yıl olmuş.
Seyirci: Ben böyle mimari işler yapıldığını bilmiyordum. Çok sevindim.
Tuğrul Tekbulut: Teşekkür ederim.
Seyirci: Bir de servis olarak yazılım alabilecek miyiz? Ben Logo yazılımı paket olarak almak yerine internetten aylık şu kadar para ödeyip, kullanabilecekmiyim?
Tuğrul Tekbulut: Cevap veriyim mi? Az sonra. Tamam heralde.
Seyirci: Öncelikle teşekkür ederim. Şimdi önümüzdeki çok yakın bir zamanda birçok sektörün öleceği konuşuyor. Bunların en başında televizyon, film, telefon işte bu iptv ile beraber bu konu hakkındaki düşünceleriniz nedir? Ve internette yıldızı parlayacak değişik sektörler var mı? Genel anlamda öngörüleriniz nelerdir, öğrenebilir miyim?
Tuğrul Tekbulut: Ben yazılımcıyım, internetçi değilim. Çünkü o kadar farklı iş modelleri çıkıyor ki benden bir Facebook çıkamazdı, bizim şirketten de bilmem kimseden çıkar mıydı? Bunu hayal bile edemiyorum açıkçası, bu bambaşka bir şey, bunun için herhalde bir 20 yaş daha genç olmam lazım. Bu konuları Burak hocama bırakmak lazım.
Burak Büyükdemir: – Estağfirullah
Tuğrul Tekbulut: Teşekkür ederim. Bitti heralde.
Burak Büyükdemir: – Soru var mı?
Seyirci: Merhabalar, ben mobil alanında bir çalışmanız var mı, onu merak ettim.
Tuğrul Tekbulut: Evet var.
Seyirci: Peki kendinizi nasıl yansıtacaksınız? Mesela Android’i geliştirip, Türkiye’ye uyarlı bir şey yapmayı hiç düşündünüz mü? Yani open source üzerinden bir şeyler geliştirip, yani.
Tuğrul Tekbulut: O biraz fazla ticari sırra giriyor ama Android ve İpad, ikisi de bizim çalışma alanlarımıza giriyor. Ancak şunu söyleyeyim; yeni girişimciler korkmayın arkadaşlar, biz oradaki alanları almak için girmiyoruz, İpad’i ve bu alanları mevcut olan müşterilerimizin verimliliğini artırmak için kullanacağız. Yani biz bu gelen teknolojilerle kendimizi daha çok yeniliyoruz. Yeni alanlar girmek, çok girdik yani eğitimi gördünüz. Yani Logomotif diye bir şirketimiz var, belki içinizden bir çoğunuz çocukken onları kullandılar. Yani çok sevimli bir on parmak da oranın ürünüdür. Ama bunlardan biz temel alanıma odaklanmaya karar verdik. Bu iş, bir kere artık halka açık bir şirketiz, sorumluluk da sahibi olmamız gerekir. Öyle her istediğimiz konuda arge yapamayız bundan sonra.
Burak Büyükdemir: Benim bir son sorum var. Alibaba ile, bir internet şirketi, oldukça da yurt dışında büyük bir internet şirketi, özellikle Asya’da ve tüm dünyada. Nasıl bir işbirliği yapıyorsunuz ve internet şirketlerine bu anlamda nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’de de birçok şirket çıkabilir, işbirliği yapabileceğiniz diye düşünüyorum veyahut ortaklık ve ya yatırım yapabileceğiniz. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
Tuğrul Tekbulut: Hepsine açığız. Şimdi biz burada kobilerin hayatını kolaylaştırmak, bu bizim artık misyonumuz haline geldi. Kobilerin hayatını kolaylaştırmak, başarısına çalışmak. Onlar para kazanırsa biz daha çok para kazanacağız. Eğer bu teknolojilerle biz onlara yardım edebiliyorsak ve bu konuda bir ürününüz bizi tamamlayan bir şeyiniz varsa biz bunlara açığız. Bunlara açığız, bunlarla işbirliği yaparız. Alibaba gibi bir siteyi biz yapabiliriz, bize bazı eleştiriler geldi. Fakat Alibaba gibi bir siteyi Amerikalılar da yapabilir, Avrupalılar da yapabilirdi. Alibaba da bir yazılım şirketi değil zaten. Aslında bir gün bir konuşma olsa da Alibaba’yı da anlatsam. Çünkü çok enteresan bir şirket. Alibaba’nın başarısının sırrı bir kere Çin’in büyümesinden ileri geliyor ve Çin iç pazarından geliyor. Çin iç pazarı çok güçlü bir şey ve tamamıyla da kobilere hitap ediyorlar. Alibaba’nın bu kobi odağı bize çok hitap ediyor. Çünkü Alibaba benim bir kriz anında ürününü satmakta zorlanan müşterimin malına Bangladeş’ten müşteri bulabiliyor. Bu bizim için çok önemli bir şey. Ama orada da rahat durmadık. Alibaba’nın CEO’suna geçen haftalarda, geçtiğimiz aylarda bir proje teklifinde bulunduk. Dedik ki biz, bizim desktoplarımızla Alibaba’nın arasında bir entegrasyon yapsak. Hiç düşünmedik dediler, çünkü Alibaba’nın böyle bir derdi yok zaten. Onlar, gerçekten çok iyi işleri. Ve bu modeli gerçekleştirdiğimiz zaman bir internet sitesiyle bir desktop arasında çok güzel bir ilişki kurmuş olacağız. Çünkü şaka maka bizim de her gün 1 milyon kişi bizim ekranlarımıza bakıyor. Bu internet sektörü için çok büyük bir rakam olmayabilir ama burada ekranda sürekli bakıyor ve Alibaba orada bir ikon olarak ve bir sağ klik fonksiyonu olarak yakında olacak. Bu konudaki işbirliğimiz devam ediyor, ama enteresan bir şey var; Alibaba hayatında hiç api geliştirmemiş, yani dışarıya böyle bir iş yapacaklarını hiç düşünmemişler. Onun için çalışıyorlar şu anda.
Burak Büyükdemir: Peki en son şey olarak Türkiye’den bu internet girişimcilerinin sizin tarafında ortaklık ve yatırım konusuna açık olduğunuzu söylediniz ama örneğin önümüzdeki dönemde böyle bir düşünceniz var mı? Halka açık şirket olduğunuz için zor sorular ama.
Tuğrul Tekbulut: Hayır, yok, bu konuda şu an için görüşmekte olduğumuz kimse olmadığı için rahatlıkla söyleyebilirim ama bizim politikamız dediğim gibi kobilerin hayatını kolaylaştıracak çözümlerle gelen herkese açıktır. Yani ana misyonumuz bizim başka bir şey yapmamız da olabilir ama belki o benim şahsi girişimim olabilir, şirket olarak böyle yapamayız.
Burak Büyükdemir: Bir de son soru vardır şurada. Evet.
Seyirci: Merhaba, öncelikle sunum için teşekkürler. Az önce aylık üyelikle Logo kullanımının başlamasına az sonra gibi bir cevap verdiniz. Buradan Logo’nun cloud computinge başlayacağını mı anlamalıyız?
Tuğrul Tekbulut: – Evet
Seyirci: Anladım, teşekkür ederim.
Tuğrul Tekbulut: Teşekkür ederim.
Burak Büyükdemir: Tuğrul Bey çok teşekkürler.
Tuğrul Tekbulut: Sağolun.



Tuğrul Bey’den yine her zamanki gibi harika bir konuşma. Sunumda bahsedilen kitabın adı nedir?
harika bir konuşma
Ben de konuşmada bahsettiği kitabı merak ettim. Panel’e katılamayanlar için kitabın adını verebilir misiniz acaba?
E-tohoumun kamerasini anlamis degilim zaten.Tugrul bey orada hayatini paylasiyor bir ekran gosteriyorlar olasilikla bir slayt gosterisi var,ama diger konusmalardada var bu nedense konusmalari bir giyotine bagli sekilde izliyormusuz gibi sabit bir kamera var.Kitabin adindan cok ben orada bahsettigi fotograflarida cok merak ettim.Herseye ragmen paylasimlariniz icin tesekkurler diyelim.
Tuğrul Tekbulut un konuşması çok faydalı oldu.E-Tohum a teşekkürler.