Blog

Think Chinally

Endüstri Bölgelerinin planlanması ile ilgili bir eğitim daveti kapsamında Türkiye’nin de bulunduğu bazı Asya ülkelerinden gelen temsilciler ile bir ay boyunca Çin’i görme fırsatım oldu. Sizlere kendi penceremden gördüklerimi ve deneyimlerimi paylaşmak istiyorum. Bu kadar büyük bir ülkeyi bir ayda tanıyabilmek ve anlatmak çok kolay değil ama görebildiklerimi izninizle anlatmak istiyorum.

Buraya gelmeden önce eğitim başvurusu çağrısına hiç düşünmeden başvurdum çünkü dünyanın en büyük ikinci ekonomisini görmek için güzel bir fırsat olacaktı. Kabul aldıktan sonra bazıları bana “Çin’de ne işin var ya? Oraya gidilir mi? Bak aç kalırsın benden uyarması. Amerika olsa git derdim ama“ şeklinde şeyler söylediler. Bazı yakın çevrem de bu ziyarete“ Çin malı ucuzdur gelirken elektronik almayı unutma hatta şu marka telefonları kesin sor” şeklinde baktı. Sonra Çin’e dair bazı hoş olmayan blog yazılarını okudum. Kendim de bir zaman sonra inanmaya ve korkmaya başladım Neyse çok okuyan değil çok gezen bilir diyerek burayı kesinlikle görmem gerektiğine tekrar ikna oldum. Evet! Birçok ülkeye giderken almadığım tepkileri Çin için almam bizim kafamızdaki algıyı sanki biraz özetliyordu. Ama gerçekten öyle miydi burası?

Eğitim, Çin’in en büyük sanayi şehirlerinin birisi olan Tianjin’deydi. 9 saat uçak yolculuğunun ardından önce Pekin’e daha sonra ise karayoluyla 3 saatte Tianjin’e geldik. Bizi çok sıcak bir şekilde karşıladılar. Kaldığımız süre boyunca gerçekten misafirperverlikleri üst düzeydeydi.

İlk olarak keşfettiğim şey Çin’in gelişmekte olan bir ülke olup sonradan planlanmış olduğunun çok bariz olmasıydı. Mimarisi ile değil yüksek yüksek binaları, gökdelenleri, büyük otobanları, yolları, köprüleri ve bir de kötü bir havası olduğuydu. İnsanlar hava kirliliğine karşı maske kullanmayı tercih ediyorlardı. Son 30 yılda ortalama yüzde 10’luk ekonomik büyümesinden doğan sonuçlar hemen dikkat çekiyordu. Agresif bir şekilde büyümeyi tercih etmeleri nedeniyle çevresel hassasiyetler biraz göz ardı edilmiş ama geçmişe göre bir ilerleme kaydedilmiş, temiz enerjiler ve çevreye daha az zarar verme konusunda ulusal hedefler konulmuş. Yatırım yapmak isteyen yabancı firmalara artık bazı çevreci kriterler de getirilmiş.

Bir diğer dikkat çeken konu ise farklı baharatlar, yemekler ve aşırı soya tüketimi nedeniyle bize çok ağır gelen sokakların kokusuydu. Cidden bazı zamanlar dayanılmaz bir hal alıyordu bu koku. Bir diğer alışamadığımız durum internet hızı ve kısıtlamalarıydı. Batı menşeli internet sitelerine ya da sosyal medya hesaplarına girmek yasaklanmış. Bunu da sanırım Çin kendi kültürünü Batı kültüründen muhafaza etmek için yapıyor. Popüler uygulamaları kendilerine göre revize etmişler ve yerel sosyal medya uygulamaları geliştirmişler. Kredi kartı ile ödeme yaygın değil bunun yerine nakit ve mobil ödeme sistemleri daha yaygın.

İleriki günlerde Çin’de hayatın düşünülenin aksine çok ucuz olmadığını görmüş olduk. Fiyatlar ve maaşlar Türkiye ile hemen hemen aynı seviyelerde. Çin’in doğu ve güney şehirlerinde hayat standartları çok yüksek vaziyette. Çin’in batı şehirlerinde kişi başına düşen milli gelirler 4 bin dolar civarında iken gelişmiş doğu şehirlerinde 20 bin dolarlara yaklaşmış durumda. Ülkede asgari ücret bölgesel değişiklikler gösterse de doğu şehirlerinde 2000 Yuan civarında yani Türkiye ile çok benzer durumda. Çok fazla Alman ve Japon lüks arabalar göze çarpıyor. Ayrıca çok sayıda yerel marka arabalara rastlamak mümkün ve tasarım açısından çok güzel görünüyorlar. Ancak ilginç olan şey, araç ve insan trafiğine çok fazla rastlamamış olmamız. Bunun Tianjin şehrinin iyi planlanmış olmasıyla doğrudan ilgisi var. 15 Milyonluk nüfusu olan Tianjin’de yürümek, spor yapmak ya da araç sürmek ülkemizde olduğu gibi zor değil. (Pekin ve Şenzen’de insan ve araç trafiği biraz fazla olsa da rahatsız edici boyutta değildi.) İnsanlar için özel yapılmış bisiklet yolları var ve çok fazla insan bisiklet kullanmayı tercih ediyor. Bu kadar nüfusu ile dünyanın en kalabalık şehirlerinde kalabalıklaşmadan yaşanabilmesi gerçekten özel ve imrenilesi gereken bir konu. İnsanları sadece toplu halde akşamları spor yaparken görebildik. Burada spor ve müzik hayatın çok önemli bir parçası olmuş. Her yaştan insan paklarda sürekli spor ve dans yapmakla meşguller. Müthiş bir şekilde eğleniyorlar. Bazen aralarına ben de daldım ama onlar kadar uzun süre dayanamadım maalesef. Bu kadar üretken ve dinamik olmalarını sağlıklı yaşamaya borçlu oldukları çok belli oluyor.

Bize verilen eğitimlerin benzerlerini geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 kez düzenlemişler ve bu yılda bu rakamın biraz üzerinde olması tahmin edilen eğitimleri vermeyi planlıyorlar. Çeşitli ülkelerden gelen 50 bini aşkın kişiyi misafir etmiş olacaklar. 1980’lerde kişi başına düşen milli geliri 300 dolar seviyesinde olan bu ülke için bence gururlanması gereken bir olay. Bu eğitimlere daha çok gelişmekte olan ve gelişmemiş ekonomilerin temsilcileri katılıyor. Çünkü Çin Hükümeti “One Belt, One Road” ya da bir diğer adıyla “The Modern Silk Road” (Modern İpek Yolu) projesinde kapsamında bu ekonomilerle aralarındaki mesafeyi kısaltarak büyük bir ticaret ağı oluşturmak istiyor. Yani daha önce, AB ve Japonya’nın Çin’e uyguladığı politikalar benzerini alt kümede olan diğer ülkelere uygulamak istiyor. Özellikle de Çin’in Afrika ilgisi de bir hayli dikkat çekici ve bazı Afrika ülkelerinde son yıllarda büyük yatırım yapıyorlar. Buna da ihtiyaçları olduğu görülüyor. Çünkü dijitalleşen sanayi ile beraber üretim maliyetlerinin ABD ve Avrupa’da düşecek olması, işçi ücretlerinin Çin’de yükselmesi, ihracat odaklı büyümenin yerini yatırım odaklı büyümeye bırakmaya başlamış. Ve dünyada hemen hemen her yerde ben de varım ve artık biz sadece çalışan değil çalıştıran ülke pozisyonuna geçiyoruz mesajını vermeye başlamışlar.

Türkiye’de İpek Yolu projesinin önemli bir ayağını oluşturuyor. Türkiye ile Çin arasındaki sevkiyat süresini üçte bir oranına düşürecek bu proje iki ülke arasındaki ticaret hacmini artırarak büyük fırsatlara kapı aralayacağa benziyor. Proje tamamlandıktan sonra ikili ticari ilişkilerimizin bir hayli gelişerek yönümüzün sadece batı olmadığını ve doğuda çok daha büyük pazarın olduğunu biraz fazlaca hissedeceğimizi düşünüyorum. Hatta belki de girişimcilerimiz ve yatırımcılarımız neden bu pazara neden daha önce girmedik diye hayıflanışlarını çok fazla işiteceğimizi tahmin ediyorum. Çünkü artık önümüzdeki yıllarda daha da zenginleşecek Çinliler daha fazla tüketmek isteyeceklerdir. Bunun zaten farkında olan Amerika ve AB artık üretim için değil tüketim için yatırımlarını artırmış. Premium ürünlerin test merkezi batıdan doğuya kaymış bile. Böylesine tüketen ve nüfusu da 2015 yılında tek çocuk politikasının sona erdirilmesiyle daha da büyüyecek olan bu pazar herkesin iştahını kabartıyor.

Çin hükümeti de bu durumun farkında ve buna önlem olarak gelişmemiş ve gelişmekte olan pazarlara gözünü dikmiş vaziyette. Dünyanın her bir tarafına teknolojisini satmak, sanayi ve teknoloji bölgeleri, ekoparklar, barajlar ve santraller kurmak istiyorlar. Bir taraftan da kendi iç tüketimini yerli ürünleriyle domine etmek istiyor. Kısaca artık dünyaya ve Çin’e hâkim olmak ve bunu sürdürülebilir kılmanın yollarını arıyorlar. Bunu da dünyadaki olaylara doğrudan müdahil olmadan ve hemen hemen her ülkeyle iyi ilişkiler kurarak denge politikası güdüyorlar. Bu İpek yolu projesi de aslında Çin’in uzun dönemli hedeflerinin tam merkezinde duruyor. Bu harita incelendiği zaman Çin’in ne yapmak istediği apaçık anlaşılıyor. İhracat tabanlı hızlı büyümenin sonuna gelindiğini ve yatırım odaklı büyümeye geçmesinin gerekliliğini görmüş. Bu yolla da “ Uzak Doğu” yu “Yakın” yapmak istiyor. Bu güzergâh üzerinde yer alan ülkelerle çok sıkı ilişkiler kurmak istediği ve isteyeceği de apaçık duruyor. Bu yolun güvenli merkezlere inşa edilmesi çok önemli bir konu ve bu bakımdan ülkemizin aslında önümüzdeki yıllarda Çin ile olan ilişkilerinin çok daha üst seviyelere çekileceğini anlamak hiç de zor değil.

Burada gözlemlediğim bir diğer önemli konu ise dünyayı, Çin ve diğer ülkeler olarak ayırmamız gerektiğidir. Çin, özellikle uygarlık kültürünü binlerce yıldır muhafaza ederek en üst mekanizmanın, devlet ve köklü uygarlıkları olduğunu tüm bireylerine hissettirmiş ve kabul ettirmiş durumda. Çinliler için en öncelikli durum bu kültürün güçlü olması ve devletlerinin her zaman dimdik ayakta kalabilmesi. Buradan da aslında birçok ülkeye çok ciddi dersler veriyor ki bu kadar büyük bir nüfus tek bir vücut halinde yaşamlarını sürdürebiliyor. Bir ulus devletinden ziyade uygarlık devleti olduğu açıkça görülebiliyor. Kültürel değerlerine sımsıkı sarılırken dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olabilmek ve her geçen büyümek gerçekten beni etkileyen önemli bir husustu. Çünkü ekonomik büyüklüğünün çoğunlukla yabancı yatırımlara borçlu ve sonradan yapılanan Çin’in kendi uygarlık kültürünü hala muhafaza etmeye çalışması gerçekten takdir edilmesi ve örnek alınması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

Çinliler üretmekten, çalışmaktan, spor yapmaktan ve bilime değer katmaktan başka konuları pek konuşmuyorlar. Yani bazı sosyal kısıtlamaları, geçtiğimiz 30 yıllık süreçte düşük maaşlarla çalıştırılmaları, hava kirliliği nedeniyle bozulan doğaları, sağlıkları konusunda eleştirel yaklaşım içerisinde değil tam aksine her geçen daha iyiye gittiklerine dair güçlü bir iyimserlik hâkim. Sokaklarda, parklarda, endüstri bölgelerinde, bilim ve teknoloji parklarında karşılaştığımız ve konuştuğumuzun insanların yüzlerinde hep bir gülümse vardı ve mutlu görünüyorlardı. Dünyanın en büyük ikinci ekonomileri ve devletlerinin güçlenmeleri çok daha önemli bir konu onlar için. Bu yüzden çok fazla çalışıyorlar, erken uyanıyorlar, üniversiteleri ve araştırma merkezleri bilimsel makale ve akademik yayınları artırma telaşındalar ve sürekli proaktif olmaya çalışıyorlar. Sürekli çalışma ve iş yapmanın sonucunda 30 yılda büyük sıçramayı gerçekleştirmişler.

Yazımın sonunda bizim neler yapabileceğimize dair bazı çıkarımları özetlemek istiyorum. Bahsettiğim gibi Modern İpek Yolu projesi bizim açımızdan önemli bir fırsat ve bunu iyi değerlendirerek ticaret hacmimizi artırabiliriz. Kamu ve özel sektör olarak bu projeye dair kısa, orta ve uzun dönemli hedefler belirleyerek hazır olmalıyız. Artık yatırımcılarımız, girişimcilerimiz ve müteşebbislerimiz yönünü sadece batıya dönmemeli ve arkamızda çok daha büyük bir pazarın olduğunu bilmeliler. Mevcut durumda Çin’e maalesef teknoloji satamıyoruz ve ihracatımız 2 milyar dolar civarında. En büyük ihracat kalemimiz yüzde 27 ile mermer, traverten ve kaymak taşı ve zaten bu ürünlerin toplamda yüzde 81’ini bu ülkeye ihracat ediyoruz. Ama ben inanıyorum ki yüksek teknolojili ürün, servis ve hizmetlerimizle de bu pazara çok rahat girebiliriz ve çok yüksek paylar alabiliriz. (Bu arada Güney Kore’nin 131, Japonya’nın 116, ABD’nin 128, Almanya’nın 79 ve AB ülkelerinin 200 Milyar Dolar Çin’e ihracat yaptığını belirtmekte fayda var.)
Genç girişimcilerimiz ise bu pazara girmek için bence çok daha cesur olmalılar. Çin’e hangi uygulamayı ya da ürünü geliştirirsem başarılı olurum ya da ne satabilirim şeklinde sürekli beyin jimnastiği yapmalarını ve dünyayı bir bütün olarak görmelerini öneririm. Her zaman Ar-Ge ve Yenilik ekosistemimiz ve bilirkişileri, uzmanları tarafından gösterilen bir “Silikon Vadisi, San Francisco” hedefinin yanı sıra “Şangay, Pekin, Hong Kong, Tianjin, Şenzen” gibi büyük piyasaları da öncelikleri arasına almalarını yine öneriyorum. Çünkü buralar daha bakir ve hızlı gelişen bölgeler. Teknoparklarlarımız, Ar-Ge Merkezlerimiz, Organize Sanayi Bölgelerimiz Çin’e özel bir paragraf açmalı, bu bölgelerde etkinlikler, zirveler düzenlemeliler diye düşünüyorum. Ayrıca girişimcilik ekosistemimiz, Startup etkinliklerine, konferanslara Çinli dostlarımızı, girişimcileri daha fazla davet etmeliyiz ki iki ülke arasındaki köprüyü güzel inşa edebilelim ve sağlamlaştıralım. Umarım Etohum Şangay, Etohum Hong Kong’ları ileriki dönemlerde görebiliriz. Biz ne kadar istekli ve aktif olabilirsek bu bölgelerde çok güzel işler yapabiliriz. Eğer rekabet edemeyeceğimizi düşünür bu bölgelerde olmamız ve teknoloji ihracatı yapmamıza imkânsız diye bakarsak zaten başaramayız. Ama öncelikli olarak kafamızdaki “Uzak ve Zor Doğu” algısını bu ülke için çıkarmalıyız. Çünkü burası mesafe olarak bize ABD’den daha yakın.

Son olarak eklemek istediğim bir husus da; alternatif diller arasına Çinceyi de mutlaka eklememiz ve daha fazla Çinli turistin ülkemize getirilmesi konusunda bir kampanyalar yapılmasının ülkemiz açısından önemli olabileceğini düşünüyorum. Bu sayede ikili ilişkilerimizi çok daha rahat yapabilir ve avantajlı duruma geçebiliriz. 2015 yılında Çinliler turizme 229 Milyar Dolar harcamışlar. Bu açıdan bakıldığında bu pastadan da mutlaka pay almamız gerektiğini düşünüyorum.

Dünyanın sadece batıdan ibaret olmadığını burada daha da iyi anladım. Sürekli küresel düşün diye nasihat edilen girişimcilere ben de “Think Globally” demenin yanında ayrıca başlı başına bir dünya olan ve dünya nüfusunun beşte birini barındıran bu ülke için “Think Chinally” diyorum.
Sağlıcakla – Şieşie,

(Yazılarım çalıştığım kurumla bağdaştırılamaz. Görüşlerim tamamen şahsıma aittir.)
Alper ŞAŞMAZ – twitter
Sanayi ve Teknoloji Uzmanı

06 Haziran 2017

Yorumlar